Gizem Hanım’ın Menekşelerinin Gizemi

Şimdi size komşunuz Gizem Hanım’ın penceresinin önünü süsleyen, birbirinden güzel menekşeleri yüzünden mahkemelik olduğunu söylesem ne derdiniz? Evet, doğru okudunuz, menekşeleri yüzünden mahkemelik olmuş. Hayır menekşe saksıları yoldan geçen kimsenin kafasına düşmemiş. Mahkemelik olmuş; çünkü menekşelerin patentini MenTek adında bir şirket almış ve lisans ücreti talebi ile Gizem Hanım’a dava açmış. Menekşelerin patentini bir şirketin satın alabilmesi size gizemli gelmiş olabilir ancak olayların gelişimine bakarsanız pek de öyle olmadığını görebilirsiniz. 

Gelin, 1995 yılına flashback yapalım. Hatırlarsınız, Garanti Bankasının sucu çocuk reklamının çıktığı sene. Reklamda çocuk “Suuu, soğuk suu” diye bağırarak su satmakta ve kazandığı demir liralarla bir bir cebini doldurmaktadır. Paraları toplayınca gidip topa-sakıza yatıracak sanırsınız ama bizim çocuk büyük düşünmektedir. Önce gider şemsiye alır, sonra tabure, sonra suyun yanına limonata ekler… ve reklam filminin son karesinde Garanti-Su’larının CFO’su olmuştur. Şaka. Bugün çekilseydi olabilirdi belki ama değil. Aslında sonunun bir önemi yok. Önemli olan, bu reklam filminin müziği, o efsane ezginin boğazınızda bıraktığı yutkunma hissi, gitarın telleriyle birlikte titreşen iç teller. Sanki Melih Kibar, büyüme ekonomisinin serbest ticaretle dünyaya açıldığında başımıza neler geleceğini önceden görmüş ve buna istinaden bestelemiş gibi.

Nitekim 1995’te Dünya Ticaret Örgütü kurulmuş ve fikri mülkiyet yasaları öylesine genişletilmiş ki suyun şişelenip para ile satılması artık dertten sayılmamış. Çünkü 1995’ten sonra uygulamaya giren ticaretle ilgili fikri mülkiyet hakkı yasaları; hücrelerin, genlerin, bitkilerin, koyunların ve ineklerin, yani yaşamın fikri mülk olarak edinilmesine imkân vermiş (Shiva, 2005).

Ve bu sayede şirketler, yaşam için en temelde yer alan tohumların bir bir patentini almaya başlamış; geldiğimiz noktada (henüz) menekşelerin başına gelmemiş olsa da dünyanın çeşitli yerlerinde patent ihlali yüzünden yüzbinlerce çiftçi, çok büyük borçlar ödemeye mahkum bırakılmış ve çok sayıda çiftçi de intihar etmiş. 

Örneğin, Hindistan’ın tarihi metinlerine konu olmuş yüzlerce yıllık ünlü Basmati pirincinin patenti, Teksas merkezli RiceTec şirketine verilmiş. Amerikalı şirket, Hindistan’da yetişen pirinç için çiftçilerden lisans ücreti toplama hakkına sahip olmuş. Benzer biyolojik korsanlık olayları buğday, mısır, soya fasulyesi ve pamuk için de yaşanmış. Peki tohum değişen iklim şartlarına ve çevreye ayak uyduran, sürekli olarak evrimleşen bir organizma değil mi? Nasıl oluyor da şirketler tohumları kendilerine mal ediyor? Hazırsanız biraz daha geri gidelim.  

Sene 1974. Amerika Birleşik Devletleri Başkanının ulusal güvenlik danışmanı ve dışişleri bakanı Henry Kissinger’ın “Dünya Nüfus Artışının ABD’nin Güvenliği ve Denizaşırı Çıkarlarına Etkisi” raporunda, “Bir ülkeyi ele geçirmek istiyorsanız petrolü ele geçirin, halkı ele geçirmek istiyorsanız gıdayı ele geçirin” stratejisini ilan ettiği yıl. Ülkede kimyasal üreten en büyük şirket olan Monsanto’nun gıda biyoteknolojisine dönmesi ve uzun laboratuvar çalışmaları sonucu 80’lerin başında ilk genetiği değiştirilmiş tohumu üretmeyi başarması; üzerine fikri mülkiyet hakları yasası ile patentini alması ve son kertede tohumların kimyasal şirketleri ve ilaç şirketlerinin mülkiyetine geçmesi. 

Oysa tohum saklama ve tohum değiş-tokuşu çiftçilerin en temel özgürlüklerinden ve bu sayede tohum çeşitliliği ve çevreye-iklime adapte olabilen tohumlarla binlerce yıldır varolagelmişiz. Fakat gıda biyoteknolojisi sayesinde artık tohumlar istenildiği gibi şekillendirilebiliyor. Mesela balıktan alınan bir gen bitkiye enjekte ediliyor; domuzdan alınan gen domatese konuyor; örümcekten alınan keçilere, insan genleri mısır ve pirince yerleştiriliyor. Vandana Shiva, bunun hiç güvenilir bir yöntem olmadığını, bu işlem için aynı zamanda anti-biyodirenç işaretleri de eklemek gerektiğini söylüyor. Ve “genetiği ile oynanmış her tohum bir bakteri, zehir ve viral geliştirici yumağı oluyor” diyor. “Türler arasındaki sınırları kaldırırken, bu gen ve virüsleri birbirine karıştırırken yeni bulaşıcı hastalıkların yayılması için de kapı açılmış oluyor”. 

Üstelik, GDO’lu tohumlar bir kez ekilmeye başladığı zaman tüm yeryüzü için risk oluşturuyor. Çünkü bu tohumlar sadece ekildiği yerde kalmıyor, bir kuş yiyor ve sindirim sisteminden geçen tohum başka bir toprağa atıldığında orada rahat bir şekilde yetişebiliyor. Ya da rüzgarla veya hayvanların üzerine yapışarak, böceklerin vücutlarında taşınarak etrafa yayılıyor. Sonra da hayatı boyunca GDO ismini duymamış bir çiftçiye bahçesinde Monsanto’nun GDO’lu tohumlarını ektiği gerekçesi ile patent ihlali davası açılabiliyor. Hayır bu hikaye değil, yaşanmış gerçek bir olay (bkz. “Tohum: Anlatılmayan Öykü” belgeseli). 

İşin enteresan kısmı (hukuğun geldiği nokta düşünülürse aslında pek de enteresan olduğu söylenemez), hakimin nasıl bulaştığının önemli olmadığını söyleyip patenti ihlal ettiği gerekçesiyle çiftçiyi suçlu bulması. Aynı şey İskoçya’da ekimlik patates için yaşanmış ve patent ihlali gerekçesiyle bir çiftçiye 30 bin sterlin para cezası verilmiş. Benzer örnekler Amerika, Avrupa, Irak, Hindistan’da pek çok kereler yaşanmış. Ve artık Türkiye’de de başlaması an meselesi.   

Türkiye’de GDO’lu tohumların ekilmesi halen yasak olsa da 2018’de tohum yasasına ek olarak yayımlanan yönetmelikte, çiftçilerin ektiği bütün tohumların sertifikalandırılması zorunluluğu getirildi. Artık sertifikalı tohum kullanmayan çiftçilere tarımsal destek verilmiyor. Ve “çiftçilerin çoğu, sertifikasyon sürecindeki bürokratik işlemleri yürütmek için gereken parayı ve enerjiyi harcayamadığından, şirketler tarafından sertifikalandırılmış hibrit tohumlara mahkum ediliyor” (Bülent Şık, 2018). Hibrit tohum da ne ola ki diyorsanız, biraz daha geriye gitmemiz gerekecek. 

Sene 1924. Amerikan Tohum Ticaret Birliğinin, tohumu; bir meta olarak sayısallaştırılabilir, ölçülebilir, alınıp satılabilir ve borsada ticareti yapılabilir olarak görmeye başladığı ve bunun sonucunda federal hükümetin tohum programını durdurduğu yıl. Tohum Ticaret Birliği, tarımdan kâr elde edebilmek için çiftçilerin çoğaltamayacakları bir tohum icat etmek üzere çalışmış ve evraka (!) hibrit tohumu bulmuş. 

Tohum aktivistleri, hibrit tohumu, “tarıma atılan atom bombası” olarak tanımlıyor; çünkü hibrit tohumdan ertesi sene aynı tohum alınamıyor. A ve B’yi hibritlediniz ve ortaya yeni üstün özelliklerle bir C türü çıktı diyelim, ertesi sene C bekliyorsanız ortaokulda fen dersini pek iyi dinlemedeniz demektir. Mendel yasalarını hatırlayacak olursanız, hibritlenmiş C’nin çocukları, C olmayacak, A ve B olacaktır. C için tekrardan A ve B’yi hibritlemeniz gerekir. Eğer siz evde, kendi laboratuvar ortamınızda yapamıyorsanız, hazır yapılmışını satan şirketlerden satın almanız gerekir. İşte ancak o şekilde marketlerde, pazarlarda gördüğünüz birbirinin tıpatıp aynı, renkleri parlak, şekilleri mükemmel olan domates, biber, patlıcanları yetiştirebilirsiniz.  

Fakat tabii artık bolca ilaç kullanmadan bunu yapmak çok zor; çünkü bahçenize tek bir çeşit tohum ektiğinizde bir böcek veya bir mantar türü ürünlerinize talip olursa, tüm ürünlerinizi kaybedebilirsiniz. Bunun acı örneği 1845’de İrlanda’da yaşanmış. 7 yıl süren bu trajik olay, monokültür tarım yüzünden 1 milyon insanın hayatına mal olmuş. Tek bir patates türüne bağlı tarım yapıldığı için, o patates türüne bir mantar bulaşınca, patateslerin ilk yıl %40’ı, ikinci yıl tamamı yok olmuş. Ve 1 milyon insan açlık ve buna bağlı hastalıklardan ölmüş. Neyse ki artık tarım ilaçları var diyecek noktaya geliyoruz. Zira biyoçeşitliliği devam ettiremezsek, tohumlarımıza sahip çıkamazsak, şirketlerin sattığı gdo’lu ya da hibrit tohumlara ve bunların yetişmesi için ‘gerekli’ kimyasal gübre ve ilaçlara mahkum olacağız. Bundan sonra artık biz kimyasallar yüzünden ölürken, çiftçiler de bu şirketler yüzünden ölecek. Nitekim, bu dev şirketlerin dev-let desteğini de alarak Hindistan’da tohum ve kimyasal pazarı açmaları 1995’den beri, iki yüz yetmiş bin (270.000) çiftçinin intihar etmesine sebep olmuş! 

Bu kadar çok çiftçinin bu tuzağa düşmesi akıl almaz geliyor ancak bunu yapan şirketlerin satış konusunda ne kadar profesyonel olduğunu tahmin etmemiz çok güç. Bu şirketler Hindistan’a girdiklerinde sadece “alın bakın bu tohumlar çok veriyor, ürün kapasiteniz artacak, zengin olacaksınız” dememişler; hikayeyi bir Hintli’nin ağzından anlatmış, pazarlama figürü olarak da Hinduizm’in kutsal tanrılarından biri olan Hanuman’ı kullanmışlar. Hikayenin en ürpertici kısmı ise çiftçilerin ellerindeki tüm atalık tohumları para karşılığı satın almak olmuş. Tabii kandırmanın bir kısmı, bazı şeyleri gizlemekten geçiyor. Mesela, sattıkları tohumların ertesi sene tohum vermemek üzere tasarlanmış tek senelik tohumlar olduğu ve bu tohumların yetişmesi için gerekli tarım kimyasallarını da yine şirketlerden satın almaları gerektiği gibi… Ertesi sene kendi ektiklerinden tohum alamayan çiftçiler, tekrar para vermemek, her zaman yaptıkları gibi komşusundan rica etmek için önce en yakınındakine sormuş. Ancak komşusunun, (komşusunun (komşusunun), komşusunun (komşusunun (komşusunun)))… da ellerindeki tüm tohumların satın alındığını öğrenince gerçeği anlamışlar: “Artık ürün yetiştirmek için her sene bu şirketlerden yeni tohum ve gerekli tarım kimyasalları almaları gerektiği” acı gerçeğini. Sonra korkunç borçlara imza atıp bir bir iflas eden çiftçiler bir bir intihar etmeye başlamış… Neyse ki hikaye burada bitmemiş. 

Vandana Shiva, Hindistan’da fizik bölümünden mezun olduktan sonra Kanada’da felsefe doktorası yapmış, fiziğin felsefesi üzerine tez yazmış, fakat sonra ülkesine dönüp de yaşananları görünce çevre için, kadınlar için, yoksullaşan çiftçiler için bir şeyler yapmaya karar vermiş aktivist bir kadın. Küresel dev gıda tekellerine karşı başlattığı Navdanya hareketiyle çiftçilerin umudu olmuş. Yerli tohum çeşitliliğini korumak, küçük çiftçinin gıda tekellerinin karşısında yok olmasını engellemek ve kırsalda kadının güçlenmesini sağlamak için var gücüyle çalışmış. Vanda Shiva, BGST Yayınları’ndan çıkan Yeryüzü Demokrasisi kitabında en gerilimli politik ve ekonomik çatışmaların ne yiyeceğimiz gibi basit gündelik eylemlerde ortaya çıktığını söylüyor. Ayrıca küreselleşmiş, sanayileşmiş gıdanın ucuz olmadığını, yeryüzü için çiftçiler için ve sağlığımız için fazla maliyetli olduğunu söylüyor. Çünkü, şirket tarımı, ürettiğinden 10 kat fazla enerji harcıyor, ekolojik tarımdan 10 kat fazla su kullanıyor, topraktaki canlılığı öldürmesi de cabası! 

Bu pandemi sürecinde gördük ki alışveriş merkezlerine gitmeden, arabaya-uçağa binmeden de yaşayabiliyoruz ama gıda olmadan yaşayamıyoruz. Şimdi şuna karar vermemiz lazım, çok uluslu tohum ve ilaç şirketlerinin ürettiği zehirli gıdalarla mı besleneceğiz, yoksa küçük üreticilerin atalık tohum kullanarak doğal yöntemlerle ürettiği besleyici gıdalarla mı? 

Aslında problem sadece bizim zehirlenmemiz değil. Zaten artık Bayer ilaç şirketi, Monsanto biyoteknolojik tohum ve kimyasal şirketini satın aldığına göre yediklerimiz bizi hasta ettiğinde ilacımızı da hazır edeceklerdir(!?). Fakat, pandemi halinde yaşamaktan sıkıldıysak artık bu işe bir dur dememiz gerekiyor. Çünkü çokuluslu şirketlerin gıda politikaları sonucunda toprağı zehirlemeye, gıdaların genetiğiyle oynamaya ve hayvanları bu genetiği değiştirilmiş gıdalarla beslemeye devam edersek daha ne pandemiler göreceğiz kim bilir! 

Kissinger, “İnsanları ele geçirmek istiyorsanız, gıdayı ele geçirin” demiş. Vandana Shiva da “Gıdayı ele geçirmek istiyorsanız tohumu ele geçirin” diyor. O yüzden ne yapacağız, tohumu ele geçirip hemen ekmeye başlayacağız. Kendimiz evde yapamıyorsak, bahçesinde, tarlasında ekenlere ulaşacağız: Üretici pazarlarına, kooperatiflere, küçük üreticilere, köylü gıda ağlarına. Bunu yalnızca kendi sağlığımız için değil, endüstriyel tarım karşısında ayakta durmaya çalışan küçük üreticilerin kendilerini idame ettirmesi ve dolayısıyla şirket tohumlarına ve kimyasallarına mecbur kalmaması; ürünlerini hiç kimyasal kullanmadan yetiştirip gelecek nesillerin, kurtların, kuşların, tüm canlıların toprağını, suyunu, havasını kirletmemesi ve Gizem Hanımların her yıl yeniden menekşe satın almak zorunda kalmaması, gizemli olan tek şeyin menekşelerinin yıllarca nasıl güzel çiçek açtığı olması için, yaşamı devam ettirmek, yaşamayı güzelleştirmek için… Tohumların peşine düşmemiz, biyoçeşitliliğe sahip çıkmamız, tüm yeryüzü için demokrasiyi yeniden inşa etmemiz şart.

Not: Tohumlarla ilgili bu belgeseli izlemenizi çok çok öneririm:

Kaynaklar: 

Bülent Şık (2018). Tohum Yasasındaki Son Değişiklik Ne Getiriyor? Erişim adresi: https://bianet.org/english/bianet/202138-tohum-yasasindaki-son-degisiklik-ne-getiriyor

Vandana Shiva (2010). Yeryüzü Demokrasisi. BGST Yayınları. 

Tohum: Anlatılmayan Öykü [Belgesel]. Erişim adresi: https://youtu.be/gBc8y2S7oJw 

Dünya Varmış!

Şehirde yaşayan, ve hatta en kalabalık şehirde yaşayan biri olarak, zaten distopyanın dibine battığımı düşünüyordum ki koronavirüs geldi. “Distopya mı diyordun, işte geldim buradayım” diyerek en hızlısından bir giriş yaptı hayatlarımıza. Şikayet ettiğim egzoz dumanı ve kalabalıklar azaldı belki ama yaşadığım panik ve endişe had safhaya ulaştı. Virüsün gelip beni bulması değildi endişe yaratan; onu ilk haftalarda atlattım; kendimi hazırladım, yaptığım her şeyi son kez yapıyormuş gibi yaşadım, partnerime vasiyetimi ilan ettim (çocuklarla ilgili konularda okumasını istediğim birkaç kitap, destek alabileceği birkaç insan, vs. vs.), çocuklarıma nasihatlerimi verdim (yaşamın bir bütün olduğu, insanların bu bütünün bir parçası olduğu, vs. vs.), sonra uzun uzun yazdım ve rahatladım. Artık en kötüsü için hazırdım. Tabii yine de en ufak bir öksürükte kendime Covid-19 teşhisi koyup paniklemekten geri durmadım. Ancak en kötüsü gelmek bilmeyince bu durumdan ders çıkarmak isteyen beynim, olayın kökenlerini merak edip araştırmaya başladı. Ve asıl panik ve endişe dalgası işte bundan sonra geldi: Pandemi aşamasına gelmemizin koşullarını yaratan hayat biçimlerimizi acilen değiştirmemiz gerçeği ile karşı karşıya kalınca!

Aslında; bu şekilde yaşamaya devam edersek yakın bir gelecekte küresel iklim krizinin dünyayı ne hale getireceğini zaten biliyorduk. Ama, ne yazık ki bilmek eyleme geçmeye yetmiyordu. Çünkü insan arızalı bir yaratıktı. Korteksi ve limbik sistemi sürekli çatışma içerisindeydi. Gözünün gördüğüne mi inanacaktı, aklının öngördüğüne mi? Musluğu açtığında su şakır şakır akıyordu işte. Hele, süpermarkete gittiğinde tarihte hiçbir dönem olmadığı kadar bir bollukla karşılaşıyordu; üstelik, Peru’dan, Şili’den, Kolombiya’dan, Fildişi Sahili’nden gelen çok değişik şeyler yiyebiliyordu artık —hem de mevsimini beklemek zorunda kalmadan! Yani kim inanırdı ki yakın zamanda iklim krizi yüzünden kuraklık, kıtlık olacak, su ve gıda sıkıntısı yaşayacağız laflarına! Hâlihazırda vuku bulmayan bir mesele için kendini kısıtlama fikri çok saçmaydı!

Ama işte gelecek de bir gün geliyordu ve bilim insanlarının yıllar önce öngördüğü virüs salgını gelmişti bile. Son 30 yıldır dikkat çekilen iklim krizi ise çoktan yaşanmaya başlamıştı: fırtınalar, seller, dolular, orman yangınları artık çok daha şiddetli ve çok daha sık yaşanıyordu. Peki neden hâlâ önlem alınmıyordu? Koronavirüs için tüm dünya durmuştu. Aslında o da iklim krizini doğuran etkenlerden bağımsız değildi fakat etkileri anında görüldüğü için insanlar önlem almakta zorlanmadı. Bu da demek oluyordu ki iklim krizinin yakıcı etkilerini hissetmeden önce önlem alınmasını beklemek “Godot’yu beklemek” olacaktı.

Oysa geleceği projekte eden bir çip olsaydı… mesela, atmosfere zehirli gazlar salan fabrikada üretilmiş bir şey aldık diyelim, bir anda fazla sıcak ve kimyasal bir hava solumuş gibi hissettiren bir çip. Ya da endüstriyel hayvancılıkla, binlerce litre su tüketerek üretilmiş bir hayvanın etini yediğimizde bir anda o hayvanın acısını duyumsayıp susuzluktan ölecekmiş gibi hissettiren bir BMI (beyin-makine arayüzü). O zaman yaptığımız davranışların sonuçlarını anında hissedebilirdik. Gözlerimizin ilettiği veriler bizi kandıramazdı. Gerçekten de çok isabetli olurdu fakat şu an için imkansız —en azından yakın gelecekte. Şu an için başka bir yol bulmalıyız.

Acaba, biz de dinlerin yaptığı gibi mi yapsak, korku yaratsak? Aslında gerçekte olacakları söylemek yeterli; ekstra bir cehennem tasviri yapmaya gerek yok. Çünkü bu şekilde fosil yakıt kullanmaya ve bu şekilde tüketmeye devam edersek olacaklar belli:

  • Yeşil alanlar çölleşmeye başlayacak
  • Salgın hastalıklar giderek çoğalacak
  • Deniz seviyesi yükselecek ve bu yükselme yalnızca deniz kenarındaki kentleri değil aynı zamanda tarım alanlarını ve su kaynaklarını da etkileyecek
  • Akabinde gıda ve su kıtlığı olacak
  • Bu kıtlık, kaynak savaşlarına sebep olacak
  • Açlıktan ve savaşlardan kaçan “iklim mültecileri” küresel ısınmadan *henüz* çok fazla etkilenmemiş bölgelere akın edecek. Bu mülteci sayısı 2050’ye kadar 1 milyarı bulacak; yani Suriyeli mültecilerden 285 kat fazla! Fakat Türkiye gibi 285 ülke daha ‘cömertçe’ sınır kapılarını açacak mı bilmiyoruz.
  • Bu arada buzullar eridikçe, bunların altında hapsolmuş metan gazı serbest kalarak atmosfere karışacak ve bu daha önceki artış hızına inanılmaz bir ivme kazandıracak. Sonuç olarak 1,5 – 2 dereceleri arar hale geleceğiz çünkü bu ivme, bizi çok hızlı bir şekilde 5-7 derece artışa ulaştıracak.
  • Sonrası, öbür dünyayı beklemek zorunda olmadan ulaşacağımız cehennem.

Yakın gelecekte “Black Mirror” episodundaki sosyal puan sistemi yerine ekolojik puan sisteminde yaşamaya başlarsak şaşırmayacağım. Marketten Kolombiya’dan gelmiş bir avokado aldık diyelim hemen -1500, plastik poşet kullandık -50, uçağa bindik -1.000.000; ya da tam tersi kendi kumaş çantamızı kullandık +15, yeni iklim koşullarında kendi gıdamızı üretmeyi başardık +10.000, toplu taşıma kullandık +100, yenilebilir enerji ürettik +1.000.000…

Korku yaratmak için değil ama geleceği öngörmek için bunları bilmek ve bildirmek gerekiyor. Fakat alternatifini önermedikten sonra bu tarz bilgiler bizi yalnızca çaresizliğe sürükleyecektir. O yüzden cenneti de tasavvur etmemiz önemli.

Bana göre cennet, yalınayak toprağa basabileceğimiz, kaynağından su içebileceğimiz, kendi gıdamızı yetiştireceğimiz, herkesin yaşama ve yaşam döngüsüne saygı duyduğu, sanat ve zanaat dolu bir yerde, mesela bir kooperatif köyünde dayanışma içerisinde yaşamak. İsteyenlerin bireysel çiftlikler kurabileceği, isteyenlerin birlikte yaşayabileceği, ortak alanları da olan bir yerleşim yeri… Çocuk dostu bir kütüphanesi, birlikte yemek yapacağımız bir mutfak, ekmeklerimizi pişireceğimiz toprak fırın, marangozhane, müzik/dans/sinema salonları, yaşayanların ilgi alanlarına göre oluşturulacak ortak üretim alanları…

Aslında herkes bu şekilde, kendine yeten küçük topluluklar halinde üreterek yaşasa ne kapitalizm kalır, ne iklim krizi. Çünkü üretmeye başlayınca, eli toprağa değince mutlu olan bir tür bizimkisi. Hele bir de birbirini destekleyen bir topluluk içerisinde olunca daha ne isteriz hayattan…

Ne mutlu ki dünyanın çeşitli yerlerinde bu tarz cennetlerde yaşayanlar var. Ayça Greg, Ekofil canlı yayınında 1987’de Avustralya’da kurulmuş Kristal Sular Ekoköyünü anlattığında işte dedim, benim hayalimi gerçekleştirmişler, ne muhteşem! Yine bir başka cennet modeli de 1973’de Fransa’da kurulmuş ve sonrasında başka ülkelere de yayılmış Longo Maï komünü. Bunlar gerçekten çok çok iyi örnekler ve ikisi de uzun yıllardır var olmayı başarmış umut verici modeller.

Ve fakat, bu pandemi sürecinde gördük ki dünyada cennette yaşıyor olsak bile bu düzen değişmedikçe bu gezegen komple ısınacak ve salgın hastalıkların, doğal felaketlerin şiddeti ve sayısı giderek artacak. Bu yüzden eko köyler ve komünler çok güzel alternatifler, ancak yeterli değil. İklim krizinin asıl müsebbibi olan şehirlerde bir dönüşüm gerçekleşmedikçe daha ne pandemiler göreceğiz kimbilir.

Çok Bilinenli İklim Denkleminin Dört Boyutlu Çözümü

Açık Radyo’da “Açık Yeşil” programını Ömer Madra ile hazırlayıp sunan, Yeşil Gazete’de ekoloji editörlüğü ve yazarlık yapan hekim ve akademisyen Ümit Şahin, K24’teki söyleşisinde; “İstediğiniz kadar eko komünler kurun, ya da ekolojik yaşam biçimleri üretin, iklim değişikliğini durdurmadığınız takdirde bu türden gelecek modellerinin işe yarayacağı bir dünya da kalmayacak” diyor. Ve mücadelenin umutsuz görünen kısmının üstünden atlayıp geleceği kurmak gibi bir hataya düşmemek gerektiği konusunda uyarıyor. Yapılabilecekler konusuna gelince; her bireyin bireysel olarak yapabileceği dört şey olduğunu söylüyor:

1. Konuyu öğrenmek ve anlatmak. Ben bunu geçen yazının ilk bölümünde yapmıştım, okumamış olanları şu linkteki yazıya alayım. Yok ben bundan bir şey anlamadım diyorsanız, kendi öğrenme stilinize uygun bir şey mutlaka bulursunuz: belgesel, film, YouTube videosu, Ted konuşması, podcast, kitap, çizgi roman, makale, çeşit çeşit kaynak mevcut.

2. Sokağa çıkmak. Bu bulduğunuz ilk eyleme, mitinge ya da gösteriye katılmak da olabilir (ille de sokakta olması gerekmiyor elbette; bir toplantıya veya kampanyaya katılarak da olabilir), çevrenizdekileri örgütlemek de. Önemli olan, bir şekilde hükümetler ve mevcut sistem üzerinde baskı oluşturmamız. Bu olmazsa olmaz bir adım, çünkü bireysel olarak ne kadar çabalarsak çabalayalım, mevcut sistem değişmedikçe bireysel çabaların etkisi ancak çok sınırlı olacak. Bkz. su örneği: “Hep su krizinde çözümün daha kısa duşlar almak olduğunu duyuyoruz. Ama genelde söylenmeyen şey insanların kullandığı suyun yüzde 90’ının aslında insanlar değil tarım ve sanayi için kullanıldığı. Yani halklar yeterince suları olmadığından değil, suları madencilik ve fabrikalar, şişe su ve içecekler, pazara yönelik tarım ve hayvan çiftliklerinde kullanılmak üzere çalındığı için ölüyorlar.” (Jensen, 2016)

3. Karbon ayak izimizi azaltmak. Bunun için internette yine binlerce kaynak bulabilirsiniz ama işin özü, fosil yakıt (yani petrol, kömür ve doğalgaz) kullanımımızı azaltmamız ve fosil yakıt tüketerek üretilen şeyleri satın almayı bırakmamız gerekiyor. Mesela Bangladeş’ten gelen bir kıyafet yerine takas yapabilir ya da yaşadığımız yere en yakın yerde üretilen bir kıyafeti tercih edebiliriz (bkz. Özgür Kazova Tekstil Kolektifi). Gıda için de kooperatifler çok güzel alternatifler sunuyor. Ve fakat kahveyi ne yapacağız bilemiyorum. Ben şahsen Peru’dan gelen kahve çekirdeklerine bağımlıyım, sanırım bu gidişle ya Peru’ya taşınmam gerekecek ya da burada kahve yetiştirmenin bir yolunu bulmam. [Kahve bağımlıları, duyun sesimi, gezegenin rızası için lütfen kahve ağacı dikin.]

4. Geleceği kurmak. Geleceği kurmak, örnekler oluşturmak ve olması gerekeni göstermek anlamına geliyor. Ümit Şahin bu noktada, kırsala dönüş gibi hareketlerin asıl mücadeleden ziyade, sonrayı planlamaya yönelen bir tarafı olduğunu, kendi içinde son derece değerli olsa da ancak toplumsal ve siyasi mücadele ile bir araya gelebildiği ölçüde anlamlı olduğunu söylüyor.

Yani sevgili sonradan köylüler ve köylü adayları [bu benim de içinde olmayı arzuladığım grup:)], kırsalda arazi alıp yağmur suyu hasat etmekle işimiz bitmiyor. Karbon emisyonlarının %70’i şehirler tarafından üretiliyor; dolayısıyla şehirlerde de geleceği kurmamız şart! Ve sadece tarımı, enerjiyi dönüştürmek değil, ekonomiyi de dönüştürmek, yeni bir ekonomi model geliştirmek gerekiyor. Mesela türetim ekonomisi gibi, şirketlerin yerine kooperatiflerin ya da toplulukların geçtiği ekonomik modeller kurmak gibi.

Evet, işimiz çok ama umutsuzluğa düşmek yok. Ülkemizde ve dünyanın pek çok yerinde değişim çoktan başladı ve bu konuyu dert eden insanların sayısı giderek artıyor. Sokaklara çıkan gençler, yenilenebilir enerji üreten kurumlar, biyoçeşitliliğe önem veren, atalık tohumlarla kimyasalsız tarım yapan üreticiler, bu üreticilerin ürünlerine ulaşmamızı sağlayan yeni nesil kooperatifler, gıda toplulukları, katılımcı ekonomi modelini hayata geçiren topluluklar, inisiyatifler, kolektifler, bu konularda farkındalık yaratan yayın organları… Üstelik hepsini bir arada bulabileceğimiz bir haritamız da var artık. Alper Can Kılıç ve arkadaşlarının hazırladığı EkoHarita sayesinde yaşadığınız yere en yakın kooperatifleri, gıda topluluklarını, ekolojik pazarları bulabilir, ekoloji haberlerini, etkinlikleri takip edebilir, bu değişim sürecinin bir parçası olmak, bu hikayeyi birlikte yazmak için neler yapabileceğimizi öğrenebilirsiniz.

Bir varmış bir yokmuş, Samanyolu adlı galakside dönen bir Dünya varmış ve bu dünya için dönüp duran bir dünya insan varmış…

 

Screen Shot 2020-07-07 at 8.34.59 AM
Daire içine alınmış soluk mavi nokta (bizim Dünya ismini verdiğimiz gezegenimiz) ile ilgili Carl Sagan’ın muhteşem konuşmasını dinlemek isterseniz bu linki takip ediniz: https://youtu.be/MtLiTV6zFi8.


Kaynaklar

EkoHarita: https://www.ekoharita.org/ekoloji-haritasi/

Derrick Jensen (2016). Kıyamet Koparken. Kaos Yayınları.

Ümit Şahin (2020, Şubat). Geleceği kurmak: Küresel iklim hareketinde yeni dalga aktivizm. Söyleşiyi Yapan: Sıla Tanilli. Erişim adresi: https://t24.com.tr/k24/yazi/gelecegi-kurmak-kuresel-iklim-hareketinde-yeni-dalga-aktivizm,2548

 

Kitap: Gen Bencildir / Richard Dawkins

Bu blogu açtığımdan beri, her yazıda yazıyorum ya hani “Nosce te ipsum, temet nosce, kendini bil, kendimizi bilelim” diye, bugünki konumuz işte bu eksende. Evet, dersimiz Moleküler Biyoloji ve Genetik; öğretmenimiz Richard Dawkins, ders kitabımız da Gen Bencildir.

genbencildirRichard Dawkins; sadece çok iyi bir evrim biyologu ve hayvan bilimci olmakla kalmamış, aynı zamanda bilimsel araştırmaları herkese ulaştırma derdiyle pek çok popüler bilim kitabı yazmış, radyo ve televizyon programı hazırlamış bir bilim insanı. Öyle ki “bilimin halkça anlaşılmasına” katkı sunduğu için Kraliyet Akademisi Michael Faraday Ödülü, Nierenberg Kamu İlgisindeki Bilim Ödülü, Los Angeles Times Edebiyat Ödülü gibi yazdıklarının içeriği ile direkt ilgili olmayan ödüller bile almış. Yazdığı kitaplardan Gen Bencildir, Kör Saatçi ve Tanrı Yanılgısı kitapları 30’dan fazla dile çevrilmiş ve milyonlarca satmış. İlk kitabı “Gen Bencildir” 1976 yılında yayınlandığında biyoloji alanında adeta bir devrim yaratmış. Bu kitap bizim ülkemizde de Tübitak tarafından yıllarca basılmış ancak son dönemde gizemli olmayan sebeplerle basımı durdurulmuş. Neyse ki Kuzey Yayınları bu kitabı ve Dawkins’in çoğu kitabını basmaya devam ediyor.

Şimdi gelelim kitabımıza. Kitabın temel savı, bizlerin ve bütün diğer hayvanların, genlerimiz tarafından yaratılmış birer ‘makine’ olduğumuz. Siz her ne kadar ahtapot ya da fareyle, kendi aranızda bir benzerlik olduğunu düşünmeseniz de içinizde taşıdığınız genler temelde aynı tür moleküllerden oluşuyor: DNA.

Hepimiz (bakteriden file kadar), DNA ismi verilen moleküller için, birer hayatta kalım makinesiyiz. Örneğin, bir maymun, genleri ağaçlar üzerinde koruyan bir makineyken, bir balık genleri suda koruyan bir makine. Genlerini Alman bira bardağı altlıkları içinde koruyan bir kurtçuk bile var.

Genler, hayatta kalım makinelerinin davranışlarını direkt olarak etkilemese de onların sinir sistemlerinin nasıl çalışacağını dikte ederek dolaylı yoldan etkiliyorlar. Tabii ki biz genlerimizin talimatlarına uymak mecburiyetinde değiliz ancak genlerimizin nelerin peşinde olduğunu anlamazsak onların tasarımlarını sarsma şansımız da olmayacaktır.

Dawkins’in bu kitapta ortaya attığı diğer önemli tezi ise kitabın adından da anlaşılacağı üzere, “bugünki varoluşumuzu bu genlerin vakti zamanında yeterince bencil davranmalarına borçlu olduğumuz.” Yanlış anlaşılma olmasın, biz değil, genlerimiz bencil. Bizi biz yapan bir ölçüde genlerimiz tabii ama “ben” dediğimiz şey yalnızca genlerden ibaret değil. Dawkins; “Evrimi temel alan bir ahlak anlayışını savunmuyorum ancak, eğer bireylerin ortak bir amaç için cömertçe ve özverili şekilde işbirliği yapacakları bir toplum kurmayı benim gibi diliyorsanız, biyolojik doğadan çok az yardım umabileceğiniz konusundaki uyarıyı aklınızda tutmalısınız.” diyor.

Dawkins, teorisini ortaya koyarken hayvanlardan ve hayvan topluluklarından örnekler veriyor ve insanı, farklı bir yere koyuyor. “Çağdaş insanın evrimini anlayabilmek için, geni evrim konusundaki düşüncelerimizin tek temeli olarak almaktan vazgeçerek başlamalıyız” diyor; ve insanın sıradışı olan yönlerinin çoğunun tek bir sözcükle özetlenebileceğini ve bunun da “kültür” olduğunu söylüyor. Daha sonra insanı anlamak için “mem” teorisini ortaya atıyor. Mem, “kültürel iletim birimi” olarak tanımlanıyor. Memler de tıpkı genler gibi, nesilden nesile aktarılıyor, aktarım sırasında değişime uğruyor, bazıları hızla yayılıp kısa dönemli başarı sağlıyor (virüsler gibi), bazılarıysa binlerce yıl boyunca kendini çoğaltmaya devam ediyor (dinler gibi).

Dawkins, memlerin de genler gibi bencil ve rekabetçi olduğunu söylüyor. Fakat bilinçli öngörümüzün (geleceği hayalimizde canlandırma yeteneğimiz) bizi “kör” eşleyecilerin en kötü bencil aşırılıklarından kurtarabileceğini ve her ne kadar gen makineleri olarak inşa edilmiş ve mem makineleri olarak terbiye edilmiş olsak da bu bencil eşleyicilerin diktatörlüğüne karşı isyan edebileceğimizi; ve dünya kültürüne çeşitli şekillerde katkı sunabileceğimizi söylüyor.

Aradan 44 yıl geçmiş olsa da halen güncelliğini koruyan bir tartışmaya (insan doğası/insan kültürü) hem bilimsel hem kültürel katkı sunan, temel eserlerden biri. Çok tavsiye ederim.

Genlerimizin Mümkün Bildiği Daha Yaşanabilir Bir Dünya İçin…

Ben bu “evde kal” işini sevdim. Ne yalan söyleyeyim, okulsuzluk fikrini çok mantıklı bulsam da bizim için mümkün olmayacağını, çocukların tüm gün evde olmasına tahammül edemeyeceğimi düşünürdüm. Ama bir virüs çıkıp da bizi eve kapatınca, daha da iyisi geleceğimizin belirsiz olması ile herhangi bir hedef gütmenin anlamsızlığını kafamıza çakınca hayat daha bir yaşanır oldu.

Interneti de kapatsalardı pamuk gibi geçinip gidebilirdik belki ama bu dijital aletler yüzünden birbirimizin dikenlerine takılıp ancak gül gibi geçiniyoruz bu ara. Yine de çocukları bir yerlere yetiştirme stresinin olmaması şahane. Tabii çocukları etkilemeyen bir virüs olduğu bilgisi sayesinde —yoksa panikten çıldırırdık herhalde.

Öte yandan, evde kalmak zorunda olan bazıları için çok zor bir süreç olduğunun farkındayım. Saat ücretli çalışanlar, primle çalışanlar, cafe çalışanları, otel çalışanları, rehberler, sanatçılar, mağazacılar… evde kalma lüksü hiç olmayan işçiler, doktorlar, sağlık görevlileri, gıdamızı üretenler, market çalışanları, kargocular,… bu süreci benim gibi “sakin yaşam” olarak görmüyorlardır eminim. Çok zor bir süreç olduğunun farkındayım ve fakat diğer taraftan da farklı bir dünya kurmamız, farklı bir ekonomi yaratmamız, birtakım alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerektiğini görmemize de vesile oldu bu süreç.

Karbon / Korona / Kaos
Eski blog arkadaşlarımdan bir süredir Avusturalya’da yaşayan Selen Yavuzdoğan, Kıyamet Günlükleri tutmaya başladı. Mutlaka okuyun. Ben şimdi daha fazla kıyamet tellallığı yapmak istemem ama şu paragrafı alıntılamadan da geçemeyeceğim:

“Ekim ayında duman neredeyse her sabah şehri basmaya başladı. Sabah yürüyüş-koşu programımıza geri dönmek istedik Tunç’la. Ancak hava kalitesi öyle kötü oluyordu ki, o duman parçacıklarını ciğerlerimize çekmemek için spor fikrinden vazgeçiyorduk her sabah. Öğlene doğru rüzgar çıkıyor, dumanı dağıtıyor, biz de o zaman dışarı çıkıyorduk. Bu rüzgarları ciğerlerimizi rahatlattığı için seviyorduk ama aynı zamanda alevleri şiddetlendirip yaydığının farkında değildik.”

Evet, biz burada, Türkiye’de henüz çok fazla hissetmiyor olabiliriz ama dünyanın pek çok yerinde seller, kasırgalar, yangınlar, eriyen buzullar bir sürü insanın, hayvanın ve bitkinin yaşamını etkiliyor. İşin aslı, bu sonuçları yaşamaya başlamadan bile hava kirliliği, yıllardır, milyonlarca insanın erken ölmesine sebep oluyor.

Artık görmemiz gerekiyor ki bizim yaşamımız, çocuklarımızın yaşamı, yalnızca sağlıklı beslenebilmemize bağlı değil; iklim değişince beslenme, yaşam, her şey değişecek. Gezegen hastayken biz de hastayız. Peki ne yapabiliriz? Bir şey yapabilir miyiz? İklim krizini durdurmak mümkün mü? İnsanın elinde olan bir şey mi?

Öncelikle iklim değişikliğinin nedenlerini anlamak gerekiyor. Karbon ayak izimizi azaltalım deniyor ama nedir bu karbon?

Bir kere en başta şunu biliyoruz: Dünyadaki tüm canlılar karbon içeriyor. Ama bu sorun değil. Çünkü tüm hayvanlar ve bitkiler birbirine karbon ile bağlı: Bitkiler fotosentez yaparak havadaki karbondioksiti alıyor, oksijen veriyor; hayvanlar da bu oksijeni alıp karbondioksit veriyor. Suçlu bulundu, hayvanlar. O halde hayvanları yok edersek karbon sorununu çözmüş oluruz, yuppi! [Şaka]. Sadece “insan” denen hayvanı yok etmemiz yeterli [Yine şaka]. Sanırım virüsler de bunun için uğraşıyor [Bu kadar şaka yeter, tamam]. Konumuza dönecek olursak yeryüzünde yaşayan bitkiler ve hayvanlar bu karbon işini çok güzel dengeliyor aslında. Sorun, insanın yeryüzü ile yetinememesinden kaynaklanıyor.

Şimdi dedik ya, tüm canlılar karbon içeriyor diye; bir zamanlar canlı olanlar da karbon içeriyor tabii. Ve yüz milyonlarca yıl boyunca mort olmuş hayvan ve bitkiler toprağın altında basınç ve sıcaklıkla çözünüp karbon atomlarınca zengin olan kömür, petrol, doğalgaz gibi maddelere dönüşüyor. “Fosil yakıt” diyor insan buna; yakıt falan değil oysa; ama işte fabrikalarda, elektrik santrallerinde, evlerde, arabalarda yakılıp enerji kaynağı olarak kullanılıyor. Ve sonuç olarak havaya salınan karbon miktarı artmış oluyor. Aslında daha çok ormanımız, bitkimiz olsa yine dengeleriz biz bu karbonu. Fakat her ne hikmetse biz tam tersini yapıyoruz; ormanları tarım alanlarına dönüştürüyor, ağaçları kesip yerine bina dikiyoruz. Sonra ne oluyor? Fosil yakıtlarla artan karbondioksit miktarını fotosentezle yok edebilecek bitki sayısını azaltmış olduğumuz için havaya salınan karbondioksit miktarı da artmış oluyor.

Atmosferde biriken bu karbon (ve metan ve azot oksit ve kloroflorokarbonlar) sera etkisi yaratarak yeryüzünde daha fazla ısının hapsolmasına neden oluyor. E ne güzel ısınıyoruz diye düşünebilirsiniz ama işte pek öyle olmuyor. Çünkü ısınan hava buzulların erimesine neden oluyor; buzullar eridikçe daha az güneş ışığını geri yansıttıkları için hava daha da hızlı ısınıyor; hava daha çok ısınınca okyanuslar da daha çok ısınıyor; okyanuslar daha çok ısınınca deniz seviyesi yükseliyor ve seller meydana geliyor; doğal sistemler bozuluyor ve havalar zamanla aşırılaşıyor (iklimBU).

Aslında belki de insan dünyayı kurtarmak için yapıyor bunu, kendi sonunu getirince küresel iklim sorunu da kalmayacak; dünya, hayvanlar ve bitkiler için tekrar yaşanır olacak. Ne kadar da fedakârca (!)

Sizi bilmem ama benim bencil genlerim bu çözümü pek mantıklı bulmuyor. Biliminsanları, mantıklı olanın, denklemi tekrar eşitlemek olduğunu söylüyor. Yani;

Sera etkisine sebep olan gazların üretimini durdurmak ve var olan ağaçları kesmemek —tek birini bile!

Çünkü birtakım şirketlerin önerdiği gibi yeni ağaç dikmek çözüm gibi gözükse de bir ağacın büyüyüp yeterli miktarda karbonu dönüştürmesi yıllar yıllar yıllar yıllar sürüyor. Ve bu yıllar içerisinde karbon üretimimizi ciddi miktarlarda azaltmazsak dünya giderek daha da ısınmış olacak; bu da orman yangınlarının artmasına sebep olacak; akabinde karbondioksit miktarı daha da artacak ve bir kısır döngüye girilmiş olacak.

Bu konuyla ilgili bir diğer etken de ürettiğimiz karbonu nötrleyecek kadar ağaç dikmek için yerimizin olmaması. Vaktiyle tarım alanlarına dönüştürdüğümüz ormanlık alanları geri dönüştürebiliriz belki ama o zaman da aç kalırız. Ağaç dikelim mutlaka yine ama denklemin olmazsa olmaz ilk şartının sera gazlarının üretimini azaltmak hatta durdurmak olduğunu unutmadan. Bunun için:

  • Karbondioksit miktarını artıran fosil yakıtları (petrol, kömür ve doğalgaz) tüketmeyi bırakmak —bunun yerine yenilenebilir enerji kullanmak
  • Metan gazı miktarının artmasına neden olan çöp üretimini durdurmak —yani tüketmeyi durdurmak
  • Azot oksit miktarını artıran endüstriyel tarım faaliyetlerini durdurmak —doğaya saygılı tarım yapan küçük üreticileri destekelemek, permakültür bahçeleri, gıda ormanları oluşturmak
  • Hem doğada yok olmayarak kirliliğe neden olan, hem endokrin sistemimizi bozan hem de kloroflorokarbon salınımını artırarak ozon tabakasını yok eden ve dolayısıyla iklim değişikliğine neden olan plastik üretimini durdurmak —eskiden plastik mi varmış, peh!

İşte bu kadar basit!
Korona yüzünden evde kalmak zorunda olduğumuz şu günlerde umuyorum ki yaşam tarzımızı acilen değiştirmemiz gerektiğini görebiliriz. Korona da zaten bunlardan bağımsız değil. Korona ve türevlerinin tekrar etmemesi için de endüstriyel tarım ve hayvancılık faaliyetlerini durdurmak ve orman alanlarını işgal etmekten vazgeçmemiz gerekiyor.

Çünkü; bu virüsler, yaşam alanlarını ortadan kaldırdığımız, yaşama haklarını ellerinden aldığımız hayvanlardan insanlara geçiyor: şarbon, brusella, veba, salmonella, deli dana, SARS, MERS, kuş gribi, domuz gribi, korona ve böyle devam edersek daha başka neler çıkacak kimbilir! Sonra insanlar bunları —aynı zamanda karbon emisyonunun da artmasına neden olacak yollarla (en çok havayolu sebep oluyor)— çeşitli şekillerde (ticaret, turizm endüstrisi, çok uluslu şirketler, vs.) tüm dünyaya taşıyor. Sonuç, insanlar için korkunç ama belki de gezegen için iyi oluyor. İnsanlar evde kalmak zorunda olduğu için karbon emisyonu ciddi bir biçimde düşüyor:

karbon
Bkz. https://www.euronews.com/2020/03/04/nasa-confirms-a-fall-in-greenhouse-gas-emissions-in-china-amid-coronavirus-outbreak

Tabii ki çözüm bir virüsün çıkıp insanları eve hapsetmesi olmamalı. Ama bu virüsün etkisi geçtikten sonra aynı hayatımıza, aynı tüketim alışkanlıklarımızla aynı şekilde devam edersek bu dünyada cehenneme ulaşmamız garanti. Çünkü iklim krizi döngüsü şöyle işliyor:

karbonun artması -> ısının artması -> orman yangınları ve diğer iklim felaketleri ->
karbonun daha çok artması -> ısının daha çok artması -> daha çok orman yangını ve daha çok iklim felaketi ->
-> karbonun daha daha çok artması -> ısının daha daha çok artması -> daha daha çok orman yangını ve daha daha çok iklim felaketi…

Ve maalesef bu böyle sonsuza dek gitmiyor. Bir görselle ifade edecek olursak daha çok bir spirale benziyor ve giderek kendi sonunu getiriyor.

Screen Shot 2020-03-25 at 7.57.50 AM

Clementine çizgi filmindeki ateşe benzedi. Ama bizi balonunun içine alıp kurtaracak bir Hemera’mız yok maalesef. Fakat bir çözüm yolumuz var. Hem de çok basit! Tüm tercihlerimizi yaşamdan yana yapmak. Bizim yaşamamızı sağlayacak, gezegenin yaşamasını sağlayacak tek kural, tek yol bu! Örneğin, bir yiyeceğin/giyeceğin üretimi zehirliyse önce bize sonra toprağa, yani yaşama zarar veriyor. Bu yüzden ihtiyaçlarımızı karşılamak için toprağa, yani yaşama zarar vermeyen küçük üreticilerle ilişkiye geçebiliriz, kendimiz yetiştirebiliriz veya böyle bir imkanımız yoksa kooperatifler ve gıda topluluklarına katılabiliriz. Tüketimimizi azaltırız, dayanışma ekonomisi, takas ve yerel para kullanımına geçeriz. Topluluk destekli modelleri hayata geçiririz…

Şimdi böyle yazınca ne güzel oldu, lay lay lom, yaşamdan yana yolları seçelim, endüstriyel tarım yerine permakültür, fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji kaynakları, binalar yerine ağaçlar… kuşlar, böcekler, çiçekler ne güzel; dünya ne güseelll… Ama işte yazıldığı gibi olmuyor.

5 sene önce Paris’te yazılmış mesela, 175 ülke de hemen altına imzasını atmış. Fakat sonra, dünyanın en büyük ülkelerinden, en çok karbon üreten ülkelerinden birinin başkanı “inanmıyorum” diyerek (sanki inanç meselesiymiş gibi), “ülkemin ekonomisinin etkilenmesini istemiyorum” diyerek çekilme kararı verebilmiş (antrparantez, Şüphe Tüccarları belgeselini izlemenizi mutlaka öneririm). Kendi ülkesini, kendi vatandaşlarının yaşamını düşünse, yaşamdan yana yolları seçse yapar mıydı? Tamam, fabrikaları Çin’e atarak kendi ülkesindeki karbon salınımını azaltmış oldu. Ama sonra ne oldu? Çin’de bir virüs çıkıp da etkisi hava kirliliği ile katlanınca insanlar çalışamaz oldu ve sonuçta dönüp dolaşıp en çok korumaya çalıştığı şeyi, kendi ülkesinin ekonomisini vurmuş oldu.

Bu kadar basit değil tabii ki! Kaos teorisi devreye giriyor ama burada vurgu yapmak istediğim şey, her şeyin birbirine bağlı olduğu; eskilerin etme-bulma dünyası dediği, fizikçilerin kuantum dolaşıklığı, kelebek etkisi, varlıklararasılık (interconnectedness), ne derseniz deyin, bizim yaşamımız, çocuklarımızın yaşamı, yalnızca bizim yaşam tercihlerimize bağlı değil; biz bütünün bir parçasıyız ve gezegen hastayken biz de hastayız.

Daha kaç salgın çıkmasını bekleyecek insan, doğa(sı)yla barışık yaşamaya başlayıncaya dek?
Bu aralar daha çok arttı belki ama ben kendimi bildim bileli böyle haber başlıkları görüyorum:

“İnsanlık Büyük Bir Sınavdan Geçiyor!”
“İnsanlık Bu Sınavı Verebilecek mi?”
“İnsanlık Öldü mü?” Ölmedi mi? Ne oldu?

Görünen o ki, insanların kafasında belli bir “insanlık” tanımı var ve diğer insanların davranışlarını buna göre yargılıyorlar. Örneğin, iyi bir olay olduğunda da “İnsanlık Ölmemiş Dedirtti” başlığı atılıyor. Bu da nedense, birisi birisinin cüzdanını/çantasını bulduğunda oluyor ekseriyetle. İşte “insanlık” denilen şey, böyle bir şey; cevabı kendi içinde gizli; fazla bir beklenti içerisine girmeye gerek yok yani.

Problem tam da buradan çıkıyor zaten: “insanlık” diye tanımladığımız, idealize ettiğimiz kavramın kendisinden. Örneğin, Nietzche, “gerçek özgürleşmeye hayvanlığı aşarak değil, daha ziyade uygarlığın araçları olarak akılsallık ve ahlakiliğin tüm o ‘insanca, pek insanca’ biçimlerini aşarak ulaşılabileceğini iddia ediyor. İnsanın kendini aşması için hayvanlığına geri dönmesi gerekir. İnsanların insanlıklarına yol gösteren onların hayvanlıkları ve hayvanlıklarına dönüşleridir” diyor (Süreyya Su, 2019).

Evet, ‘uygarlık’ adı altında, bize biçilen kaftan; akıl, ahlak, nezaket, cömertlik, doğruluk, çalışkanlık gibi değerlerle pek bir ağırlaştırılıyor ve biz de altında ezilip büzülüp küçücük kalıyoruz. Yani ben, şahsen, bizzat, kendim ezilmesem de çocuklarım yüzünden bazen büzülmüş hissedebiliyorum. Bir restorana gidiyoruz mesela, bizimki çatal bıçak dururken elleriyle yiyor yemeğini. Ya da markete gidiyoruz, “onu isterim, bunu isterim” diye kıyameti koparıyor. Özel eşyalarımı izinsiz alıyor, özürü-teşekkürü geçtim, geri vermemek için kendini yırtıyor. Hele, ezkaza telefonumu eline geçirdi mi, bitti. “Bırakır mısın canım kızım, artık biraz sohbet edelim, insanlar gibi konuşarak anlaşalım” diyorum, ama o karşılığında, “Peki annecim, hemen” deMİyor, telefonu fırlatıp kapıyı çarparak olay yerini terk ediyor. E tabii ben de bu duruma seyirci kalamıyorum, başlıyorum bas bas bağırmaya. Vallahi insanı, insanlıktan çıkarıyor bu çocuklar. Ama intikamımız acı oluyor, aile-okul-toplum üçgenin yardımıyla nihayetinde biz de onları ‘hayvanlık’tan çıkarmayı başarıyoruz (!) Ancak sonuçta ne oluyor? Bu süreç hepimizi fazlaca yıpratıyor. Oysa yapmamız gereken, çocuklardan da, “insanlık” denilen şeyden de beklentimizi gözden geçirmek olmalı.

İçindeki Hayvana Sarıl
“İnsani değerler”, “insan olmak”, “insan gibi davranmak,” insanı üste koyan, pek de alçakgönüllü olmayan bir yaklaşımın ürettiği kalıplar. Tabii ki hayvanlar gibi yaşayalım, hayvani itkilerimize göre hareket edelim demiyorum. Aslında diğer hayvanlar gibi yesek/tüketsek/giyin(me)sek hiç fena olmaz. Hiçbir hayvan, ‘üst sınıf’ hayvanların ihtiyaçlarından daha fazlasını biriktirmeleri için yaşadığı yerin içine s.çmaz (hoş, kaka doğada dönüşüyor en azından), zehirli atıklar üretip etrafa saçmaz, göz göre göre gezegenin geleceğini tehlikeye atmaz. Hayvani öz yaşamaya ve yaşatmaya programlı. O yüzden yapabileceğimiz en doğru şey içimizdeki hayvana sarılmak olacaktır; bize insanı da hayvanı da anlatacak olan “o”.

Ama ne hikmetse, biz ona eziyet etmeyi tercih ediyoruz. Bir evcil hayvanınız var diyelim; kediniz, köpeğiniz, maymununuz,… siz bu hayvanı 8 saat bir koltukta oturtur musunuz? Etrafını en sevdiği yiyeceklerle donatsanız bile durmaz, bağlamanız gerekir. Peki sağlığına zarar verecek olduğunu bildiğiniz şeyleri yedirip içirir misiniz? Dilini bile sürmez, ancak şırınga ile vermeniz gerekir. Muz için savaştırabilirsiniz belki ama muz cumhuriyeti vaadiyle bedenini siper etmesini sağlayamazsınız. Peki kendi hayvani özünüze neden bunları yapıyorsunuz? Ve en başta kendinize böyle davranıyorsanız başkalarına nasıl davranmanız beklenir?

* * *

Geçen gün mutfakta yemek hazırlarken içerden çocukların konuşmaları çalındı kulağıma, diyordu ki küçük olan ablasına:
“İyi ki yarışı ben kazanmışım.”
“Ne yarışı?” diye sordu ablası.
“Yumurta yarışııı”
“Ne yumurtası?
“Hani babanın testisindeki spemler annenin yumurtası için yarışıyor ya…”*

Evet, milyonlarca sperm arasından yarışı kazanmışız, birinci olmuşuz, dünyaya gelmişiz, e vaktimiz de sınırlı, öyleyse neden hala kendimize, içimizdeki hayvana eziyet ediyoruz? Ağaçlar ve oksijenle dolu bir yerde yaşamak varken neden beton yığını ve egzoza boğulmuş bir şehirde yaşamak zorunda bırakıyoruz? Kaynağından su içmek varken neden mikroplastik dolu şişelerden su içiriyoruz? Dayanışma içerisinde birlikte üreterek yaşamak varken neden tek başımıza ya da iyi ihtimalle 2 kişi tüm ailenin ihtiyaçlarını karşılamak için kendimizi tüketiyoruz? Erkeklerimizi, “sevdikleriyle birlikte vakit geçirmeleri varken neden başka bir ulustan olduğu bilgisi dışında haklarında bir şey bilmedikleri kişilerle karşı karşıya bırakıyoruz?” Bu içimizdeki hayvana, bedenimize, en değerli hazinemize eziyet değil mi?

Aslında bunun eziyet olmadığını görmüyor değiliz. En azından doktor fizik tedavi yazdığında, antidepresan kullanmamızı önerdiğinde, toplu ölüm haberleri geldiğinde, mülteci botları alabora olduğunda, buzullar erimeye başladığında… arada sırada bir şeylerin ters gittiğini anlıyoruz, görüyoruz; ama sanırım sorun, alternatifimiz olmadığını düşünmemiz. Ya da varolan alternatifler, aile/toplum/sistem tarafından değersizleştirilen/aşağı görülen yaşam idealleri olduğu için bunlara sempati duymakta zorlanıyoruz.

Ben mesela, içten içe, çıplak ayakla toprağa basabileceğim moshav tarzı bir kooperatif köyünde yaşamayı istesem de, korteksim devreye giriyor ve çocuklarımın öyle bir yerde geleceğinin pek de parlak olmayacağı düşünceleri bastırıyor. Çünkü insan tek başına, ayrı bir varlık (entity) değil, bir sürünün parçası olmak üzere evrimleşmiş, yaşadığı çevreye adapte olmak üzere programlanmış. Ve benim yaşadığım çevrede değer gören şey, iyi okullardan mezun olup diploma sahibi olmak-tı. Şimdi gelecek belirsiz ama örneğin, ebeveyn olarak yaşadığımız çevrede @ayşeninmirası 4 yaşında İngilizce şakırken @bizimdeniz çamur içinde kedi-köpek peşinde koşuyorsa beynimiz bize ters giden bir şeyler olduğu sinyalini vermekte gecikmiyor. Ya da minik Kübra 6 yaşında Kuran-ı Kerimi hatim ederken, bizim Recep 9 yaşında hâlâ sümüklü sümüklü top peşinde koşuyorsa eksiklik hissi de beraberinde geliyor. Bu arkaik bir korku, biyokimyamızın bir oyunu. Sürünün parçası değilsek beynimiz, bir şeylerin feci şekilde ters gittiğini bize hissettirmekte hiç gecikmiyor. Fakat sürümüz bizi desteklemiyorsa, bu da beyin için acı veren kimyasallar demek oluyor.

Çirkin Ördek Yavrusu
Clarissa P. Estes “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabında doğduğumuz ailede ya da bulunduğumuz çevrede kendimizi çirkin ördek yavrusu gibi hissediyorsak, vahşi doğamızla bağlantı kuralım ve daha çok ait olduğumuz gerçek sürümüzü —ki bu bir çalışma alanı, bir sanat biçimi, bir insan topluluğu olabilir— bulalım diyor. Çirkin ördek yavrusu da çeşitli badireler atlatıp en sonunda ulaştığı gölde onu ilgiyle karşılayan kuğulardan, kendisinin de bir kuğu olduğunu anlıyor. Kimbilir, belki biz de ördekler içinde yaşayan bir kuğu ya da kuğular içinde yaşayan bir ördeğizdir.

Böyle bir durumda yapmamız gereken hayalini kurduğumuz yaşamı süren topluluğu bulmak/kurmak olacaktır. Tabii, bu topluluğun bize suni değil, gerçek tehlikeyi gösterecek bir topluluk olması gerekir. Gerçek tehlike; Suriyeliler, Kürtler, Türkler, Ermeniler, Fatocular, Yahudiler, Müslümanlar, Ruslar, Çinliler, Amerikalılar, Yunanlılar… değil. Gerçek tehlike; yaşamımızı tehdit eden, yaşama hakkımıza kast eden şeyler: depremler, savaşlar, şiddet, zehirli kimyasallar, teknolojik bozulma, nükleer silahlanma, küresel iklim krizi gibi. Bunlardan bazılarının olmasını engelleme şansımız yok ne yazık ki, sadece önlem alabiliriz; ama diğerleri insan menşeli şeyler olduğu için tamamen bitirilebilir. Tek yapmamız gereken doğru sürüyü bulup harekete geçmek olacaktır.

Harekete geçelim derken eylem yapıp bu sistemi yıkalım demiyorum. Çünkü insanlığımızı aşmadan yaptığımız hiçbir şey bizi daha iyiye götürmeyecektir. İsterseniz deneyelim…

‘Alternatif’ senaryo:
Sinopsis: Kapitalizm yıkılır ve yerine tüketimin değil üretimin teşvik edildiği; herkesin her ihtiyacının karşılandığı; hiçbir rekabetin, çekişmenin, hırsın olmadığı bir sistem kurulur. Bundan sonra tüm insanlar sonsuza dek mutlu yaşarlar.

Oh ne güzel! Rahat, huzurlu bir toplum. Zaten herkesin her ihtiyacı karşılanacağı için suç da olmayacak; taciz, tecavüz, hırsızlık, cinayet bitti. E devlet gibi yapılar olmayacağı için, düşünce suçları, darbeler, savaşlar da olmayacak. O zaman Şam’da da tekrar yaşanır olacak. Ondan sonra artık Malatya senin, Iğdır benim, Şam hepimizin gidip gelip kayısı şenlikleri düzenleriz.

Ama bir dakika, ya herkesin isteği farklı olursa ve bunlar çatışırsa? Mesela kimisi ekofeminist bir kayısı şenliği düzenlemek isterken, kimisi kayısıları yalnızca erkeklerin yemesi, şenliklerde yalnızca erkeklerin bulunması gerektiğini düşünürse? Ya da kayısı sevmeyen bazılarımız şenlik düzenlenmesini rahatsız edici bulurken, kayısıyı çok seven bazılarımız bütün meyve ağaçlarının kayısıya dönüştürülmesini isterse? Belki de kayısıların yaşama hakkı olduğunu savunan bazılarımız onların yenmesini vahşice bulduğu için şenliklere karşı çıkacaktır? Ya da kimisi kayısı bahçesini sadece kendi gibi olan insanlara açmak isterken, kimisi de tüm kayısıları satıp kâr etmek gerektiğini düşünebilir. Bu durumda, herkes özgürce her istediğini yapamayacak demektir. Yani yine belli kurallar koymamız, yine bu kurallara uyumlanmayı öğretmek için önce zorunlu eğitim, yan-ın-da(ş) medya, popüler kültür, din, siyasal partiler sunacağız; uyumlanmakta zorlananlara antidepresanlar, sigara, şeker, alkol gibi bağımlılık yapıcı maddeler, uyumlanmak istemeyenlere de hastaneler, hapishaneler gerekecek. Yani kırmızı ya da mavi hapı seçmemiz farketmeyecek, yine matrixin içinde kalacağız. Arada Neo’lar (Marxlar, Muhammedler, Maolar, Mustafa Kemaller, Martin Luther Kingler…) çıkıp bizi de kurtaracaklar diye heyecan duyacağız ve fakat işin aslı hep aynı yerde dönüp duracağız.

Demek ki, ‘alternatif’ senaryo, pek de alternatif değilmiş. O zaman ne yapalım, kendimizi mi değiştirelim? Keşkeee… Ama işte canlı bir organizmanın ayarları öyle birkaç bin senede değişmiyor; büyük bir değişim görmesi için milyonlarca yıl geçmesi gerekiyor (Canan, 2019). O yüzden yapabileceğimiz en iyi şey, öncelikle kendimizi, insan denen hayvanı tanımak olacaktır.

“İnsan insan derler idi, insan nedir şimdi bildim”
İnsan bir hayvan evet, ancak insanı diğer hayvanlardan ayıran çok muhteşem bir özelliği de var (aynı zamanda da en büyük handikapı): Olmayan şeyleri hayal edebilme yetisi, düş gücü. İnsan, dünyayı, ayı, koskoca gezegenleri, uzayı o küçücük kafasına sığdırabilir, daha önce hiç olmamış şeyleri hayal edip gerçekleştirebilir, hikayeler uydurup diğer insanları buna inandırabilir ve bu şekilde kitleleri harekete geçirebilir. Bu muhteşem bir şey, olağanüstü bir özellik!

Ama öte yandan, çok da riskli. Mesela, değerli olduğuna inanırsa ağaçları kesip yerine bina dikebilir. Sırf karbon atomlarından oluşan bir taşa dünyanın parasını sayabilir. Ya da üzerinde, ismini doğru düzgün telafuz etmeyi beceremediği bir marka yazan dümdüz siyah bir mont için, kahverengi karelerden oluşan bir çanta için, iki kapılı bir araba için, bir daire sahibi olmak için, sahip olmak için yılın 50 haftası, haftanın 6 günü, günün 12 saati çalışabilir. Ya da benim gibi çanta yerine eğitim alanlardansanız artık orada da seçenekler gırla: atölyeler, kamplar, online kurslar, günlük, aylık, 8 haftalık, yıllık programlar…

İnsan denen hayvanın davranışları, kontrol edilemeyen pek çok faktöre bağlı. Yalnızca genetik, biyokimya, hormonlar, cinsiyet değil; aynı zamanda toplum, çevre, aile, din, ideoloji, coğrafya, bu coğrafyanın tarihi, kişisel tarih, ulusal tarih, uluslararası ilişkiler, yaşadığımız çağ, kapitalist dünya ekonomi ve bunun sayesinde ‘gelişen’ neoliberal kültür, küresel piyasa,… bir sürü etkenin bileşiminden oluşuyor insan. Bu yüzden “kendi” zevklerimize, ihtiyaçlarımıza, düşüncelerimize fazla takılmamıza gerek yok. Çünkü bu tercihler, bizim kendimizin oluşturduğu, özgür iradeyle seçtiğimiz şeyler değil (Harari, 2018).

Ama umutsuzluğa kapılmak yok, meditasyon yaparak yıllar içerisinde eklenen bu katmanları bir bir açıp özümüze ulaşabiliriz. Kendimizi bilip tanıyıp uygarlığın dayatmalarından, sistemin şartlanmarından ari bir hayat sürebiliriz.

Şimdi diyeceksiniz ki meditasyon iyi, güzel, hoş da yalnızca bireysel bir çözüm sunuyor, fakat sorunlarımız toplumsal. Tabii ki meditasyon yapmanın savaştan kaçıp Avrupaya sığınmaya çalışan mültecilere, sömürülen işçilere, şiddete uğrayan kadınlara, soyu tükenen türlere bir faydası olmayacağının bilincindeyim. Ve çektiğimiz acıların kişisel değil toplumsal kökenli olduğunu da biliyorum. Bunların kişisel gelişim teknikleriyle çözülmeyeceğini de… Ancak kendimizi bilmeden atacağımız her adımda aynı tuzaklara düşme riskimiz büyük.

Richard Dawkins, “Gen Bencildir” kitabında; “Eğer bireylerin ortak bir amaç için cömertçe ve özverili bir şekilde işbirliği yapacakları bir toplum kurmayı benim gibi diliyorsanız, biyolojik doğadan çok az yardım umabileceğiniz konusundaki uyarıyı aklınızda tutmalısınız” diyor.

Dawkins’in bu uyarısının sizi kapsamadığını düşünüyor ve şu hayatta kendim için bir şey istiyorsam namerdim diyor olabilirsiniz ancak işin aslı ne yapıyorsak kendimiz için, taşıdığımız genlerin sonsuza kadar yaşamasını sağlamak için yapıyoruz. “Tabii ki siz genlerinizin talimatlarına uymak mecburiyetinde değilsiniz ama bencil genlerinizin nelerin peşinde olduğunu anlamazsanız onların sizin için yaptığı planları sarsma şansınız da olmayacaktır” diyor Dawkins.

Ve fakat problem yine de bencil genlerimizde değil aslında. Onlar yaşamaya ve yaşatmaya programlı. Bir dönem şahinler, bir dönem güvercinler kazansa da sonuçta ikisinin de birlikte yaşayabileceği kararlı bir sistem oluşuyor; doğa mutlaka yaşamın devam edeceği şekilde bir dengeye geliyor. Ama yaşam tek başına bir kişinin yaşamı değil, bir türün yaşamı da değil. Genler özgeci değil. Bir muzla bile paylaştığımız genler varsa, muz ağacının yaşamı da bizim için önemli. Muz ağacı önemliyse, onun yaşadığı toprak, o toprağa düşen yağmur damlası da önemli. Yeryüzünde yaşam kocaman büyük bir büyük aile! Her insan, genetik olarak sadece diğer tüm insanlarla değil, diğer tüm canlılarla da bağlı. Ve sadece bugün yaşayan organizmalarla değil, yaşamış olan her şeyle bağı var.

tree-of-life
The Tree of Life: https://www.evogeneao.com/en

İşte meditasyon yaparak öze ulaştığımızda, bencil genlerimizin aslında sadece yaşamanın, böylesine büyük bir yaşamanın peşinde olduğunu anlayıp, doğamıza uygun yaşayabiliriz. Ayrıca genlerimizin içten içe bildiği bir şey daha var: “Kibar çocuklar daima birinci olur” (Dawkins, sf.291). Akıl, ahlak uygarlığın dayatmasıysa, zerafet bizim genlerimizde var.

Küresel Göl, Küresel İnsan
Evet buraya kadar yine güzel güzel geldik, insanı tanıdık, anladık, beyin yıkamalarımızı ve şartlanmalarımızı kaldırdık, insanlığı aştık, içimizdeki hayvana sarıldık, sürümüzü bulduk, doğamızla uyumlu yaşadık. Fakat yetmedi. Çünkü bugün geldiğimiz noktada, şöyle bir sorun daha var: Biz kuğu gölünde kendi sürümüzle, hayalini kurduğumuz hayatı yaşıyor olsak bile dünya artık küresel bir köye dönüştüğü için bizim gölümüz de diğer insanların yaptıklarından birebir etkileniyor.

Çevresel toksinleri, zararlı kimyasalları ele alalım mesela. Bu konu özellikle bebek doğurduktan sonra tüm kadınların master yaptığı bir alana dönüşüyor. Önce şeker, katkı maddeleri derken bir bakmışsınız E211’lerden, titanyum dioksitlerden konuşuyorsunuz. Ama yalnızca siz konuşmuyorsunuz, gıda endüstrisi de benzer dili kullanıyor: organik, doğal, tamamen doğal, katkısız, koruyucusuz, tazeliği korunmuş lafları paketli ürünlerin üstünde serbestçe gezinebiliyor. Biz bunların bilincinde olup kendimizi koruyabiliriz. BPA, fitalat, paraben, sls, sles, alkol, glüten, mlüten içermeyen ürünleri buluruz, paketli gıda tüketmeyiz, plastik yerine cam şişe kullanırız, çöplerimizi geri dönüşüm için ayrıştırırız… ve fakat gerçekte ne kadar korunabiliriz? Bana dokunmayan yılan bin yaşasın da plastik, karbon, endokrin bozucular, zehirli atıklar da yaşasın mı? Hoş, keşke bin yaşasalar ve sonra da ölseler. Ama bunlar yılan gibi değil; su içerken de dokunuyor, nefes alırken de. Binlerce yıl yaşadıkları yetmiyormuş gibi hem okyanusları hem atmosferi kirletiyor ve bir şekilde tüm canlılara dokunmayı başarıyor.

Yani artık görmemiz gerekiyor ki yaptığımız her şey bütünü etkiliyor. Bu gölde hep birlikte yaşıyoruz. Tüm canlılar, okyanuslar, atmosfer, her şey birbirine bağlı. O yüzden en başta kendimiz için bu göle zarar vermeden yaşamamız şart. Hayvanlara bulaşınca, onların yaşam alanlarını talan edince ne olduğunu defalaraca yaşadık, gördük zaten. Daha kaç salgın çıkmasını bekleyeceğiz?!?

Şimdi herkes bu mesajı alıp “evet ya biz bir bütünün parçasıyız, önce kendimiz için, çocuklarımız için yaşadığımız evi, tek yuvamızı, yani gezegeni koruyalım, ihtiyaçlarımızı karşılamanın yaşamdan yana yollarını bulalım” demeyecektir, biliyorum. Hatta “bu dünyaya bir kere gelmişim bana ne, ben mi kurtaracağım dünyayı, hem zaten ben sebep olmuyorum ki bunların hiçbirine” diyebiliriz ki bu haklı bir tepki olur. Zaten ne haddimize dünyayı kurtarmak. Dünyayı ancak kendimizden kurtarabiliriz. Tek yapabileceğimiz, kendimizi bilip tanıyıp önce kendimize, kendi yaşamımıza sahip çıkarak, yaptığımız tercihlerle verdiğimiz zararı azaltmak olabilir.

Ama işte insanı diğer hayvanlardan farklı kılan bir özelliği daha var. Her ne kadar tek başına yaşamasının bir anlamı olmasa da, hayatında bir anlam arıyor insan. Anlamlı bir hayat yaşadığında kendisini tamamlanmış hissediyor. Bu da “bana-ne-cilik”le olmuyor. Zaten bir kez gördü mü, bir daha görmemiş gibi yapamıyor. Ama tek başına bakmak kolay değil. Birey olarak yaptıklarımız, yarattıklarımız, ürettiklerimiz elbette çok değerli; ancak biz salt bireyler olarak yaşayabilecek bir tür değiliz. Sistemin bizi giderek daha da bireyleştirmesine karşı çıkmalıyız. Genler öyle kolay değişmiyor dedik ya, milyonlarca yıl boyunca, kabileler, topluluklar halinde yaşamış insanın şimdi tek başına ayakta durmaya çalışması çok zor. O yüzden mutlaka sürümüzü bulalım. Bize suni değil gerçek tehditleri gösterecek, yaşadığımız sorunların toplumsal/küresel nedenlerini/sonuçlarını görecek, gerçek ihtiyaçlarımızı suni ikamelerle değil yaşamdan yana yollarla karşılayacak, karşılıklı olarak birbirimizi destekleyebileceğimiz bir topluluk olmalı. Biz tüketerek değil üreterek mutlu olan; sanatla, edebiyatla yaşama anlam katan bir türüz. Ama tek başımıza kaldığımızda başetmemiz gereken onca şeyin içinde yaratıcı faaliyetlere ne vaktimiz ne enerjimiz kalıyor. Bu kadar devasa sorunların altından tek başımıza kalkmamız mümkün değil, ezileceksek de en azından birlikte eziliriz. Şaka şaka. Ezilmek yok, pes etmek yok!

Kurbağaların şarkısı
“Kurbağaların özelliği, nehirleri kuru topraklara dönüştüren kurak mevsimde toprağın derinliklerine gömülüp ölüm uykularına yatmalarıdır. Tüm bedensel işlevlerini en aza indirip ölüme en yakın halde yağmur mevsiminin gelmesini beklerler. Yağmurlar nehirlerin yatağını doldurmaya başladığında, ölüler ülkesinden geri gelir, on binlerce ağızdan şarkılarını söylemeye başlarlar.”

“Kurbağalara İnanıyorum” isimli kitapta, Ayhan Geçgin, edebiyatın işinin (tıpkı kurbağaların yaptığı gibi), değişmenin, dönüşmenin, yenilenmenin, kısaca hayat’ın sesini duyurmak, işitilir kılmaya çalışmak olduğunu söylüyor. Ve “üretim ortaktır, düşünce ortaktır; bir sonraki aşamada yazar isimlerine bile artık gerek kalmadığını, isimlerin kendiliğinden silindiğini kolayca hayal edebiliriz…” diyor.

Thich Nhat Hanh da demişti, geleceğin Buda’sı bir topluluk olacak diye. Siz de duyuyorsunuzdur mutlaka, kurbağaların şarkısı giderek daha fazla işitilir olmaya başladı. Bugün yaşama değer veren, yaşam döngüsünü düşünen pek çok topluluğun sesi kulaklarımıza geliyor: onarıcı tarım, şiddetsiz iletişim, yatay örgütlenmeler, sınır tanımayan doktorlar, gazeteciler, kooperatifler, gıda toplulukları, üretici birlikleri, dayanışma mutfakları, barış için akademisyenler, sanatçılar ve bunun gibi pek çok güzel işler yapan çok çok güzel topluluklar dünyanın her yerinden seslerini duyuruyor.

Yaşadığımız bu zor zamanlarda iyice içe dönüp karamsarlığa kapılmayalım, evdeyiz belki ama yalnız değiliz. Birbirimizi takip edelim, destekleyelim. Genlerimizin mümkün bildiği daha yaşanabilir bir dünya için bu şarkılara eşlik edelim…

@kosuyolukooperatifgirisimi @sakuda54 @kadikoykooperatifi @bukoop @yerdenizkoop @ekofilyayinlari @ekoharita @dunyayi_kurtaran_kadinlar @bianetorg @dikencomtr @gazeteduvar.com.tr @evrimagaci @istanbul.permakultur.kolektifi @kitapokuyancocuklar @bgstyayinlari @bgstrecords @bgst_tiyatro @birdolapkitap @subadapcocuk @acikradyo

Duyanlar duymayanlara duyursun, yorumlarda etiketlemeye devam edelim…

Kaynaklar:
Barış Bıçakçı, Behçet Çelik, Ayhan Geçgin (2016). Kurbağalara İnanıyorum: Edebiyat üzerine yazışmalar. İletişim Yayıncılık.

Charles Eisenstein (2018). Kalplerimizin Mümkün Bildiği Daha Güzel Dünya. Alef Yayınevi.

Clarissa P. Estes (1996). Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler.

Marshall B. Rosenberg (2014). Şiddetsiz İletişim: Bir Yaşam Dili. Remzi Kitabevi.

Richard Dawkins (2014, ilk basım 1976). Gen Bencildir. Kuzey Yayınları.

Robert Kenner (2014). Şüphe Tüccarları (Merchants of Doubt). Belgesel.

Sinan Canan (2019). İFA: İnsanın Fabrika Ayarları. Tuti Kitap.

Yuval Noah Harari (2015). Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi. Kolektif Kitap

Yuval Noah Harari (2018). 21. Yüzyıl İçin 21 Ders. Kolektif Kitap.

İklimBu: İklim Değişikliği ve Karbon (2019). Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi. Erişim adresi: http://climatechange.boun.edu.tr/iklim-degisikligi-ve-karbon/

Kapitalist tarım ve Covid-19: Ölümcül bir birleşim (2020, Mart 16). Rob Wallace ile söyleşi. Erişim adresi: https://ceyhantemurcu.blogspot.com/2020/03/endustriyel-sirket-tarimi-oldurur.html?m=1

Dennis Carrol: Küresel bir olay karşısında küresel diyalogun hiçbir şekilde kurulmaması beni çok şaşırttı (2020, Mart 18). Erişim adresi: https://t24.com.tr/haber/bulasici-hastaliklar-uzmani-dennis-carrol-kuresel-bir-olay-karsisinda-kuresel-diyalogun-hicbir-sekilde-kurulmamasi-beni-cok-sasirtti,867294

Süreyya Su (2019). İnsan olmak için hayvanlığı hatırlamak gerekir.
https://t24.com.tr/yazarlar/sureyya-su/insan-olmak-icin-hayvanligi-hatirlamak-gerekir,22892

* Nicholas Allan (2015). Veli Nereye Gitti… Kuraldışı Yayınları

Yaşa Göre Kitap Seçimi

Çocuğunuzla birlikte kitap okuma alışkanlığı kazanmak için hiçbir zaman erken ya da geç değildir. Doğduğu günden itibaren ona kitap okumaya başlayabilirsiniz. İlk yılları kaçırdıysanız da önemli değil; hemen, şu anda bu alışkanlığı birlikte, keyifle oluşturabilirsiniz.

Kitaplar sayesinde çocuğunuz çok şey öğrenecektir ama en güzeli birlikte güzel bir anı paylaşmak, farklı maceralara yelken açmak ve bu şekilde daha da yakınlaşmak olacaktır. Bunun dışında;

  • Kitaplar çocuğunuzun farklı canlıları, farklı hayatları, farklı yerleri tanımasına yardımcı olur, ufkunu genişletir.
  • Kitaplar çocuğunuzun merakını uyandırır, hayal gücünü genişletir.
  • Kitaplar sayesinde çocuğunuzun kelime haznesi genişler, dil kullanma becerisi artar.
  • Yapılan araştırmalar gösteriyor ki kitaplar yalnızca dil becerisi değil entelektüel gelişimi ve matematik becerisini de artırır.
  • Kitaplar çocuğunuzda yazı farkındalığı oluşturur ve vakti geldiğinde zorlanmadan okumaya başlar.
  • Kitap okumayı aile rutininizin bir parçası haline getirirseniz, çocuğunuz kitap okumanın bir ödev ya da görev olarak değil sevilecek eğlenceli bir aktivite olarak görecektir.

Tabii bunun için çocuğunuzun yaşına uygun kitaplar seçmek çok önemlidir. Bir de her şeyde olduğu gibi bebeğinizin bir alışkanlık kazanmasının en kolay yolu sizi bunu yaparken görmesidir. Bebekler ebeveynlerini taklit yoluyla hayata hazırlanır. Örneğin ebeveynlerin elinde ne görürlerse onu isterler. Kendi önüne konan yemekleri değil de anne babalarının yedikleri yemekleri yerler, ellerine verilen oyuncağı değil de anne babalarının ellerindeki şeyleri isterler. Hayatta kalabilmeleri için içgüdüsel olarak anne-babalarını takip etmeleri gerektiğini bilirler. O yüzden, bebeğinizle birlikte olduğunuzda, elinizde telefon ya da ipad varken onun tek başına oyuncaklarla ya da kitaplarla vakit geçirmesini beklemek boşuna olur. Bebeğinizin kitaplarla vakit geçirmesini istiyorsanız sizin de kitaplarla vakit geçirmeniz önemlidir.

Okul öncesi dönemde kitap seçerken dikkat etmeniz gereken noktalar yaşa göre çeşitlidir. Fakat ortak nokta, çocukların kitapları sizin artık o kitabı yırtıp atmak isteyeceğiniz noktaya kadar okutmakta ısrarcı olmaları olacaktır. Bu yüzden seçtiğiniz kitapların kaliteli olmasına, iyi yazarlar ve iyi çizerlerin ellerinden çıkmış olmasına özen gösterirseniz kendiniz ve çocuğunuza kitap okuyan diğer aile bireyleri için de iyilik yapmış olursunuz. Bir de unutmayınız, kitaplardaki metinler henüz pek gelişmemiş olsa da görseller çocuğunuzun sanat zevkinin şekillenmesinde rol oynayacaktır; bu yüzden kitap seçerken illüstrasyonlar da önem kazanır.

 

0-1 Yaş Bebek Kitapları

Bu dönemde bebekler her şeyi elleriyle ve ağızlarıyla tanımak isterler. Dolayısıyla bebeğinizin eline vereceğiniz kitapların dokunma duyusuna hitap etmesi önemlidir. Bir de görme yetileri gelişme aşamasında olduğu için karışık illüstrasyonlar yerine bir sayfada tek bir objenin resminin olduğu kitaplar tercih edilebilir.

Bu dönemde kitap seçerken önemli bir kriter de bebeğiniz ağzına götürdüğünde parçalanmamasıdır. Bu yüzden, bu dönemde bebekler için özel üretilmiş karton ya da bez kitapları tercih edebilirsiniz.

Bu yaş grubu için kitap önerileri:

  • Pearson Yayınlarının hazırladığı “Bebek Dokun ve Hisset”, “Bebek Dokun Öğren” serileri
  • Doğan Egmont Yayınlarının hazırladığı “Çek Bırak – Hayvanlar” ya da “Tüylü Dostlar” gibi karışık görsellerin olmadığı kitapları tercih edebilirsiniz.

Bebeğinizle birlikte bu kitaplara bakıp sayfaları çevirip gördükleriniz hakkında sohbet edebilirsiniz. Tabii yalnızca bebek kitaplarıyla sınırlı kalmanız gerekmez. Hatta piyasada bulunan Renkler, Şekiller, Sayılar gibi yalnızca öğretme kaygılı bebek kitaplarına alternatif olarak, kendi sevdiğiniz kitaplardan bölümler okuyabilir, kendi sevdiğiniz masalları anlatabilirsiniz. Sizin sesinizi duymak bebeğinizi rahatlatacaktır.

 

1-2 Yaş Kitapları

Bu dönemde bebekler araştırmayı, yeni şeyler keşfetmeyi, düğmelere basıp onların ne işe yaradıklarını görmeyi, işaret etmeyi, parmaklarını bir şeylerin içerisine sokmayı çok severler. Bu dönemdeki favorileri genellikle kapakçıklı kitaplar ve delikli, düğmeli, müzikli kitaplar olacaktır.

Kapakçıklı Kitaplar:  

Bu dönemde bebekler ce-ee oynamaya bayılırlar. Defalarca bıkmadan o tanıdık yüzü görmek için örtüyü ya da ellerinizi çekerler. Bu kapakçıklı kitaplar da onlar için bir nevi ce-ee oyununa benzer. Bıkmadan usanmadan kapakçıkları kaldırır, saklanan resmi bulunca her defasında aynı coşkuyla sevinirler. Julia Donaldson’ın kafiyeli metninleri ile daha da zevkli hale gelen Meşe Palamudu Ormanı’ndan Masallar serisi bu yaş grubu için çok eğlenceli olacaktır.

 
Delikli Kitaplar

İşaret etmeyi, parmaklarını bir yere sokmayı seven çocuklar için Pötikare Yayınlarından çıkan delikli kitaplar serisi çok iyi hazırlanmış. “Senin Sesin Hangisi?” kitabında değişik hayvanların seslerini çıkarırken birlikte eğlenebilir, “Dönen Tekerlekler” kitabında farklı tekerlekli taşıtları tanıyabilirsiniz.

Bir başka önemli delikli kitap da Eric Carle’ın “Aç Tırtıl”ıdır. Bu kitap 1969 yılında yayımlanmış, 30’dan fazla dile çevrilmiş ve bir klasik haline gelmiştir. Hem sanatsal hem eğitici değeri yüksek, hem de oldukça eğlenceli bir kitaptır.

Müzikli kitaplar

İş Bankası Yayınlarından Orman Orkestrası serisi meraklı parmaklar için çok iyi tasarlanmış bir seridir. Kaotik duyulan dijital müzikli kitaplardan farklı olarak bir bütünü oluşturan enstrümanların sesleri 1 yaş çocuklarının algılayabileceği derecede basit bir şekilde ayrı ayrı kaydedilmiş. En sonunda tüm enstrümanları birlikte bir orkestra olarak dinleme seçeneği parçaların bir araya geldiğinde bir bütünü oluşturmasını, güzel bir uyum yakalamasını gösteriyor.

Rutin/Ritüel Kitapları

1 yaşından sonra bebeğiniz artık rutinleri öğrenmeye başlar. Siz “Dışarı çıkıyoruz” dediğinizde ayakkabılarını ve ceketini getirir, “yemek zamanı” dediğinizde sandalyesine doğru gider. Bu yüzden bu dönemde oluşturmak istediğiniz rutinleri/ritüelleri kitaplarla destekleyebilirsiniz. Genellikle uyku rutinlerinin resmedildiği kitaplar ebeveynler tarafından daha çok tercih edilir ve fakat siz önem verdiğiniz diğer rutin ve ritüellerle ilgili kitapları da bu dönemde tercih edebilirsiniz.

Uyku rutini için kitap önerisi: Ayıcıkların Uyku Vakti / Georgie Birkett

 

2-3 Yaş Kitapları

2 yaşındaki çocukların çoğu –henüz tam konuşamasalar da– yüzlerce kelimenin anlamını bilir, basit sıralı komutları anlar ama her zaman yerine getirmeyi tercih etmeyebilir. Bu yaşın asıl özelliği, kendisinin birey olduğunun farkına varması ve kendi dışındaki insanlara karşı merak duymasıdır. Özellikle kendisi gibi küçük insanlar ya da yavru hayvanlarla ilgili hikayelere ilgi gösterir, buradaki kahramanların isimlerini öğrenir ve onların küçük sıralı öykülerini takip edebilir.

Bu yaş grubu için kitap önerileri:

  • Bir Kocaman Eşşek / Annemarie Van Haeringen, Rindert Kromhout (Can Çocuk)
  • Prinç Lapası ve Küçük Ejderha / Feridun Oral (Yapı Kredi Yayınları)
  • Seninle Ben Küçük Ayı / Martin Waddell (Kır Çiçeği Yayınları)
  • Gergedanlar Krep Yemez / Anna Kemp (Pearson)
  • Şuşu Serisi / Yıldıray Karakiya, Başak Günaçan (Redhouse Kidz)
  • Kağıt Bebekler / Julia Donaldson, Rebecca Cobb (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • Elmer / David McKee (Mikado Yayınları)
  • Bekçi Amos’un Hastalandığı Gün / Philip C. Stead (Yapı Kredi Yayınları)

 

3-5 Yaş Kitapları

Bu dönemde dil becerisi iyice gelişen çocuklar dilin şiirsel kullanımını, tekrar eden metinleri çok severler. Bu yaş grubu için kafiyeli anlatım içeren kitapları tercih edebilirsiniz. Ayrıca sohbet etmeye de bayılırlar, bu yüzden ayrıntılı resimlerin olduğu kitaplar da bu yaş grubu için idealdir.

Bu yaş grubu için kitap önerileri:

30’dan fazla dile çevrilmiş ve adeta bir klasik haline gelmiş Gruffalo (Tostoraman / Yayazula) kitabının yaratıcıları Julia Donaldson ve Axel Scheffler ikilisinin yazıp resimlediği kitaplar bu yaş grubunun en sevdiği kitaplar olacaktır:

  • Pırtık Tekir
  • İyi Yürekli Dev Memo
  • Minik Salyangoz Pepe ile Dev Balina Zeze
  • Zogi ve Uçan Doktorlar
  • Yayazula
  • Yayazulanın Çocuğu
  • Minik Balık Okyanus Macerası
  • Zogi ve Uçan Doktorlar

Tekerlemelere meraklı, değişik sesler çıkarmayı seven, her tür duygusunu coşkuyla yaşayan bu yaş grubu çocukları için Tülin Kozikoğlu’nun yazdığı ve Sedat Girgin’in resimlediği “Leyla Fonten” serisi de çok eğlencelidir.

  • İnatçı Kirpi Mina
  • Sabırsız Sinek Feza
  • Öfkeli Örümcek Rıza
  • Kısanç Kurbağa Eda
  • Tembel Balık Sefa
  • Korkak Kuş Sema
  • Bilmiş Fare Tuna
  • Mutsuz Kedi Dila

4 yaşına geldiklerinde çocuklar artık daha kompleks metinli cümleleri anlayabilir, hayal dünyasına dalıp arkadaşlarıyla birlikte canlandırma oyunları oynayabilirler. Bu yaş grubunun bir özelliği de çok fazla soru sormalarıdır. 4 yaşında günde 400 soru sorma kapasiteleri vardır. Yaş ilerledikçe soru sayısı da azalır. Ama 4 yaş grubu soruları, her zaman cevap almak için değil, kendi düşüncesini geliştirmek için de sorar. O yüzden her sorduğu soruya ciddi bir yanıt vermeniz gerekmez. Hatta bu şekilde cevap vererek onun felsefi düşünme yeteneğini engellemiş olursunuz. O yüzden bu yaş grubu soru soruyor diye hemen gidip düz bilgi içeren kitaplar almak iyi olmayacaktır. Daha çok soru sormasını ve “Bu konuda sen ne düşünüyorsun?” diyerek kendisinin yanıt vermesini teşvik edebilirsiniz. Bu yaş grubu için en güzel kitaplar hayal dünyasında yolculuğa çıkan, farklı maceralara yelken açan kitaplar olacaktır.

  • Neyse ki, Ne Yazık ki / Michael Foreman (Kır Çiçeği Yayınları)
  • Fare Evi Sam ile Julia kitapları / Karina Schaapman (Büyülü Fener)
  • Vesta-Linnea Serisi / Trove Appelgren (Büyülü Fener)
  • Oliver / Birgitta Sif (Kır Çiçeği Yayınları)
  • Kedi Adası / Behiç Ak (Can Çocuk Yayınları)
  • Karga ile Tilki ve Cırcır Böceği ile Karınca / Selçuk Demirel (YKY)
  • Kütüphanedeki Aslan / Michelle Knudsen (Uçanbalık Yayınları)
  • Bahçaye Ne Ektik? / Yıldıray Karakiya & Banu Aksoy (Uçanbalık Yayınları)

5-7 Yaş Kitapları

Bu yaş grubundaki çocukların kelime haznesi ortalama 2000 civarındadır ki bu da yetişkinlerin günlük kullandığı kelime sayısı kadardır. Kelime haznesi gelişen çocuklar için tamamen resimli kitaplardan kısmen resimli kitaplara geçiş yapılabilir. Bu yaş grubu ayrıca bilişsel olarak da daha kompleks fikirleri anlayabilir ve tartışabilir; farklı hayatlar, farklı toplumlar, dünya, evrenle ilgili kitaplar daha çok ilgilerini çekmeye başlar.

  • Benim Ailem: Dünya Çocuklarının Gözünden Aileleri / Uwe Ommer
  • Findus ve Pettson kitapları / Sven Nordqvist (Ayrıntı)
  • Karaböcü Serisi / Niran Elçi (Günışığı Kitaplığı)
  • Gece Güneşi / Karin Karakaşlı (Günışığı Kitaplığı)
  • Eskiler Alırım / Sevim Ak (Can Çocuk Yayınları)
  • Ben Nasıl Ben Oldum / Katerina Janouch (Ayrıntı)
  • Fil Kadar Narin, Fare Gibi Güçlü / Rachel Bisseuil (Final Kültür Sanat Yayınları)
  • Bink ve Gollie Serisi / Allison McGhee ve Kate Dicamillo (1001 Çiçek)
  • Sihirli Ağaç Evi Serisi / Mary Pope Osborne (Domingo Yayınevi)
  • Kehanet / Chantal Schreiber (Kuraldışı Yayınları)
  • Zen Öyküleri / Jon J Muth (Kuraldışı Yayınları)

 

7+ Yaş Kitapları

Bu dönemde çocuğunuz kendi kendine okumaya başlayacaktır. Yapacağınız en büyük hata çocuğunuza kitap okumayı bırakmak olacaktır. Çünkü bu dönemde onun kendi başına okuyabileceği metinler genellikle ilgi çekici bir öyküsü olmayan, hatta çoğu zaman bir öyküsü olmayan, okuma becerisinin geliştirilmesine odaklanmış teknik ve mekanik metinlerdir. Bırakınız çocuğunuz istiyorsa onları okulda okusun ama siz evde mutlaka birlikte iyi kitaplar okumaya devam edin.

Unutmayın, okumak yalnızca edebi kültürle ilgili değildir. Birlikte okumak, hem çocuğunuzla bağ kurmak için hem de çocuğunuzun ve sizin duygusal, psikolojik ve ruhsal sağlığı için de iyileştiricidir.

  • Kumkurdu Serisi / Asa Lind (Pegasus Yayınları)
  • Küçük Bir Kız Tanıyorum 7 yaşında (6’dan 10’a kadar devam ediyor) / Nezihe Meriç (Yapı Kredi Yayınları)
  • Astrid Lindgren’den Şamatalı Köy ve Pippi Uzunçorap serileri (Pegasus)
  • Astrid Lindgren’den Ronja: Haydut Kızı (İtaki Yayınları)
  • Güzel, Açıkgöz, Cesur Kızlar serisi / Beatrice Masini (Can Çocuk Yayınları
  • Behiç Ak ve Sevim Ak’ın kitapları
  • Tüm Roald Dahl kitapları: Büyülü Parmak, Matilda, Koca Sevimli Dev,… (Can Çocuk)
  • Japon Sarayı / Jose Mauro De Vasconcelos (Can Çocuk)
  • Fantazi edebiyatının dünyaca ünlü yazarı Ursula K. Le Guin’in “Kanatlı Kediler Masalı” (4 kitaplık mini seri) bu yaş grubu için ideal olacaktır.

 

Ebeveyn Kitapları

“Bir çocuk yetiştirmek için bir köy gerekir” sözünü duymuşsunuzdur. Ancak modern toplumlarda, giderek yalnızlaşan ailelerin etrafında destek alabilecekleri bir köy olmadığı gibi kendileri de çoğu zaman köyde büyümedikleri için bebek bakımıyla ilgili tecrübeleri pek fazla değildir. Ama neyse ki yardım alabileceğiniz pek çok kitaba erişim artık kolaylaşmıştır. Ebeveynlik maceranızda size yardımcı olabilecek kitap önerileri:

  • Etkili Anne-Baba Eğitimi / Dr. Thomas Gordon
  • Dramsız Disiplin / Tina Payne Bryson, Daniel J. Siegel
  • Anne Baba Çocuk Arasında / Haim G. Ginott, Alice Ginott
  • Denemediğim Yol Kalmadı: 1-5 yaş arası çocukları anlama rehberi / Isabelle Filliozat (Kuraldışı Yayınları)
  • Sabrımı Zorluyorsun: 6-11 yaş arası çocukları anlama rehberi / Isabelle Filliozat (Kuraldışı Yayınları)
  • Anne Baba Olma Rehberi / Richard Templar (Kuraldışı Yayınları)
  • Montessori Yöntemiyle Harika Çocuk Nasıl Yetiştirilir? (Kaknüs)
  • Waldorf Yöntemiyle Harika Çocuk Nasıl Yetiştirilir? (Kaknüs)
  • Kardeş Rekabeti / Adele Faber (Doğan Kitap)

Bebeğinizin ilk yıllarında pratik bebek bakımı konularında yardım almak için:

  • Bebek Bakım Sorunlarına Mucize Çözümler / Tracy Hogg (Gün Yayıncılık)
  • Harika Haftalar / Hetty Van De Rijt (Pegasus)
  • Bebeğinizin İlk Yılında Sizi Neler Bekler? / Arlene Eiseberg- Heidi E. Murkoff- Sandee E. Hatbaway (Epsilon Yayınevi)
  • O Tabak Bitecek (mi)? / Gill Rapley, Tracey Murkett (Gün Yayıncılık)
Not: Daha fazla kitap için bkz:

 

Ne Stoklayalım?

Stoklayalım da ne stoklayalım? Makarna, tuvalet kağıdı bitmiş bütün marketlerde.
Neyse ki bir biyokimyacı çıktı da vücudumuzun virüslerle savaş mekanizmasını açıkladı. Stoklayacak makarna bulamayanlara müjde!

Ayşegül Çoruhlu’nun konuyla ilgili hazırladığı videoyu YouTube kanalından izleyebilirsiniz, yazısını websitesinden okuyabilirsiniz. Çok güzel açıklamış. Ben kabaca özetini çıkardım, paylaşmak istedim.

Şimdi, virüslerle savaşan hücreler: Makrofajlar.
Makrofajlar, serbest radikaller üreterek mikropları öldürüyor. Serbest radikal üretmek için de Nitrik Oksite (NO) ihtiyaç duyuyor. Bunun için;
Azottan zengin (mor veya koyu yeşil yapraklı) bitkiler gerekiyor:
* Pancar
* Pazı
* Ispanak
* Kereviz
* Sarımsak gibi.

Makrofajlarımız sağolsun virüsleri öldürüyor ama iş burada bitmiyor. Virüsler öldükten sonra ortaya savaş artıkları çıkıyor. Bunlar nasıl temizlenecek? Tabii ki tiol havuzu denilen bir tür temizlik havuzunun yardımı ile. Tioller dediğimiz şeyler, sülfürlü bileşikler, yani;
Soğangiller ve lahanagiller olarak bilinen o meşhur kokulu bitkiler:
* Lahana
* Kara lahana
* Brüksel lahanası
* Brokoli
* Karnabahar
* Pırasa
* Soğan
* Sarımsak gibi.

Bir de antioksidanlar var, bunlar da savaş sırasında fazlaca üretilen serbest radikalleri nötralize ediyor. Çünkü serbest radikaller virüsleri öldürmek için iyi, ancak ortada serbestçe dolaştığında vücuda zarar veriyor.

Hayat, serbest radikallere karşı verdiğimiz savaş bir nevi…
Serbest radikal demek, bir elektronunu kaybetmiş bir oksijen atomu içeren molekül demek. Bu eksik elektronlu molekül tüm vücudu dolaşıp tamamlanmaya çalışıyor. Hücrelerimizin değişik kısımlarına yapışıp o bölümleri oksitliyor, paslandırıyor, DNA’ya zarar verebiliyor. “Oksidasyon” denen bu süreç, damarlarımızı, bağışıklık sistemimizi, organlarımızı yaşlandırıyor. Oksijen olmasa yaşlanmayacağız yani. Neyse ki antioksidanlar var. Adı üstünde anti-oksit-an. Oksitlenmeye karşı, serbest radikalleri tamamlıyor.

Sebzelerde ve meyvelerde bol miktarda var. Çünkü onlar da serbest radikallere karşı savaş veriyor. Zeytinyağı, mesela antioksidan yönünden çok zengin. Ama hava aldığında bu antioksidanlarını serbest oksijen radikallerine veriyor. Dolayısıyla bize bir şey kalmıyor. O yüzden 5lt’lik zeytinyağ tenekesini açtığınızda 1’er litrelik şişelere koyup karanlıkta saklayın demişti Zeynep Delen (The Chemical Story of Olive Oil kitabının yazarı).

Peki zeytinyağ dışında neler var antioksidan olarak?
* Vitamin olarak C ve E
* Mineral olarak: Çinko ve Selenyum (fakat dikkat selenyumun fazlası toksik etki yaratıyor, o yüzden en iyisi gıdalardan almak –azı karar çoğu zarar prensibini unutmadan)
* Sebze ve meyvelerin renkli olanları, özellikle koyu renkli olanları daha fazla antioksidan içeriyor:
– Koyu yeşil: elma, biber
– Turuncu: portakal, havuç
– Mor: pancar, mor lahana, erik, üzüm, yabanmersini
– Kırmızı: nar, turp, domates, çilek, böğürtlen, kiraz, vişne

Savunmada bir de barsaklar var…
Barsaklar, bağışıklık hücrelerinin %85’ini içeriyor. Barsaklara en iyi destek lifli gıdalar. Çünkü lif varsa bakteriler ondan bütirik asit üretiyor. Bütirik asit bir tür tereyağı. Bu yağ, hem bakteriler için enerji kaynağı hem de yakınlardaki bağırsak çeperi hücreleri için enerji kaynağı.

Lifli besinler, kompleks karbonhidratlar:
* Kök sebzeler
* Baklagiller
* Kuruyemişler
* Meyveler

Ve tabii yıllardır gündemimizde olan probiyotikler ve prebiyotikler:
* Turşu, yoğurt, kefir, kombuça, kvass gibi.
* Dirençli nişasta (prebiyotikler): enginar, kuşkonmaz, hindiba, yer elması, soğan, sarımsak, havuç, kara kök, yulaf, pırasa, pişirilip soğutulmuş patates & pirinç.

Son olarak, videoya dahil etmemiş ama Ayşegül Çoruhlu’nun ve IF araştırmacılarının en çok söylediği şeyler:
* Sirkadiyen beslenme
* 16 saat gece açlığı
* Gün ışığı
* Akşam saatlerinde ekrana bakmamak
* Ve iyi uyumak var.

Gelelim kötülere…
Tiol havuzumuzu boşa harcamamak için bunlardan mümkün olduğunca uzak durmamız gerekiyor:
Nitrit (et – kurutulmuş, işlenmiş, smoked edilmiş, salam, sucuk, sosis, pastırma vs.)
Unlu gıdalar, işlenmiş gıdalar, şekerli gıdalar, süt ve süt ürünleri, kızartmalar, barbeküler
Sigara
Kirli hava
Sentetik gübre
Kimyasallar
Alkol
Ağır metaller
Ağrıkesiciler
Antibiyotikler
Kemoteropotikler
Stres.

* * *

Yani makarna almak için strese girmemize gerek yok. Şimdi en çok ne ‘stok’layacağımızı biliyoruz. Azottan zengin gıdalar, sülfürlü bileşikler, antioksidanlar, lifli besinler, pro ve prebiyotiklerin kendi aralarında kesişim kümelerine bakarsak en çok yememiz gereken gıdalar şunlar:

  1. Soğan, sarımsak
  2. Pancar, havuç
  3. Meyve (kırmızı ve mor ağırlıklı)
  4. Sebze (lahanagiller ve koyu yeşil yapraklılar)
  5. Lahana turşusu (bunu ben kesiştirdim)

Neyse ki bu süreçte kimseyle görüşmeyeceğiz de aile arasında kalacak bunların kokusu. Belki de bu yüzden boşanmaya koştu Çinliler. Şaka bir yana, her şeyin fazlasının zararlı olduğunu unutmadan tüketelim. En iyisi hepsinden az az yemek olacaktır. Bir de gıdalarımızı mümkün mertebe tarım ilacı ve sentetik gübre kullanmayan, toprağa, yaşama, yaşam döngüsüne değer veren küçük üreticilerden tedarik edelim. Yakınımızda kooperatifler ve gıda toplulukları varsa onlarla ilişkiye geçebiliriz. Ya da EkoHarita‘ya başvurabiliriz.

Son olarak, Aysuda Kölemen çok güzel yazmış, mutlaka okumanızı tavsiye ederim: “bu süreçte yaşlı, sağlık problemi olan komşularımızı da düşünelim. Yaşlılar hastalığı çok ağır geçirebiliyor. Onlara alışveriş konusunda yardımcı olabiliriz. Korkuda değil dayanışmada birleşelim.” Bir lahana da komşumuz için fermente edelim.

ECU04.0001.xxf1rw
Fotoğraf: https://time.com/8515/hungry-planet-what-the-world-eats/

 

Hayat Sinüs Dalgalarından İbaret

Mutlu olmak için sahip olmanız gereken 5 alışkanlık, 8 yiyecek, 12 giyecek, 28 destinasyon, vs.lerden sıtkımız sıyrılmış durumda cidden. Diğer taraftan da bu arayışı küçümseyenler var; hatta biri de ben-dim, epey nahoş şeyler yazmıştım vakt-i zamanında.

0001724095001-1Ama Loretta Graziano Breuning “Mutlu Beyin” kitabında diyor ki “İyi hissetme arayışı, doğanın hayatta kalma motorudur. Hayvanlar açlığın yarattığı kötü histen kurtulmak için yiyecek, soğuğun yarattığı kötü hissi hafifletmek için sıcaklık ararlar. İnsanlar aç kalmamak için ürün eker, soğuktan kaçınmak için yakıt depolarlar. Ancak ihtiyaçlarımızı ne kadar iyi karşılarsak karşılayalım, kötü hissetmemizi sağlayan hormonlarımız salgılanmaya devam edecektir, çünkü hayatta kaldığımız sürece hayatımız çeşitli şekillerde tehdit altındadır. Beynimiz daima potansiyel tehlikeleri taramakla meşguldür. Ortamda fiziksel tehdit (kıtlık, soğuk, hastalık, vs.) yoksa, bu sefer de sosyal tehditleri taramaya yönelir. İşletim sistemimiz mutluluk veren hormonları aramak ve acı veren hormonlardan kaçınmak için tasarlanmıştır, arama ve kaçınmayı ortadan kaldıran kısayollar için değil.”

Yani kötü hissettiğimizde, bu hissin geçmesini arzulamak, bunun geçmesi için bir şeyler yapmayı istemek standart memeli davranışı; standart olmayan, memeli beynin üzerine inşa edilen korkteksin içerisine doldurduklarımız.

Doğa sil baştan yaratmak yerine, üzerine ekleyerek ya da işe yaramayan bir şey olduğunda çıkararak ilerliyor. Örneğin, insanın beyin sapı ve beyinciği, sürüngen beyni ile büyük bir benzerlik gösteriyor. Sürüngen beyni, metabolik denge ve potansiyel tehlikeleri algılama konusunda çok iyi olduğu için bu kısım korunmuş. Üzerine memelilerin sosyal yaşam becerisini mümkün kılan kısım eklenmiş. Ve son olarak da insanları diğer memelilerden farklı kılan, geçmiş-şimdi-gelecek arasındaki paternleri tanıma, yani örüntü algılama kısmı eklenmiş. Yaşam kendini devam ettirebilmek için inanılmaz tasarımlar yapıyor. Yapay zekâ da zeki ama organik zekâ bir başka, organik bir kere.

Breuning diyor ki, biz kendimizi çok önemli görüyor olabiliriz ama işin aslı, sadece insan türüne ait bir canlıyız. İşletim sistemimiz bizim bedenimizi kullanarak DNA’sını aktarmaya programlanmış. Hayattaki yegane amacı bu: yaşamak, DNA’sını aktarmak ve aktardığı DNA’yı taşıyan bedeni yaşatıp onun da DNA’sını aktardığından emin olmak. Yani, torununu görmek, torununun torununu görmek; tüm DNA’ların totaline bakarsak da türünü devam ettirmek.

DNA’mız kendini aktarabilmek için türlü hormonlar kullanarak bizi kumanda ediyor. Tabii ki biz bunun bilinç düzeyinde farkına varmıyoruz, çünkü bu hormonlar beynimizin bilişsel kısmı (korteks) tarafından değil limbik sistem tarafından kontrol ediliyor. Limbik sistem, duygu ve davranışların düzenlenmesi, uzun süreli hafıza, motivasyon ve koku duyusunun işlenmesinden sorumlu beyin bölgelerinden oluşuyor (amigdala, hipokampus, hipotalamus, hipofiz bu sisteme dahil).

Limbik sistem, DNA’mızı yaşatmak için korteksle işbirliği yapıyor. Kendini tüm hayvanlardan üstün gören o çok ‘akıllı’ korteksimiz, limbik sistemimizi kontrol edebileceğini sanıyor, bazen başarılı da oluyor —ancak sadece bir süreliğine. Yani örneğin, “Bugün çocuğuma hiç kızmayacağım, ne kadar sınırlarımı zorlarsa zorlasın, çığlık çığlığa bağırırsa bağırsın, ekran süresini uzatmak için krizlerin âlâsını çıkarsın, ben kendimi kontrol edeceğim ve kesinlikle hiç sinirlenmeyeceğim” demiş olabilirsiniz. Bu gerçekten iyi ve doğru bir düşünce. Ama gelin, akşam yorgunluk çöktüğünde, bütün gün işleriniz ters gittiğinde, siz bunu bir de limbik sisteminize anlatın. Ya da tam tersini düşünün, “Birazdan evden dışarı çıkıp karşıma çıkan ilk kişiye kızacağım, sinirden küplere bineceğim, kendimi kaybedip olay çıkaracağım” diyebilirsiniz ama bir filmde oynamıyorsanız, sırf korteksiniz istedi diye bunu yapmanız pek mümkün değil.

Limbik sistemimiz aktive olmak için korteksimizden izin almıyor. Bir tehdit algıladığında, sınır çizmek istediğinde, orada olmamamız gerektiğini düşündüğünde hemen böbrek üstü bezlerine mesaj gönderiyor ve adrenal bezimiz basıyor kortizolü, basıyor kortizolü… ondan sonra gelsin artık karın ağrısı, mide yanması, kalp çarpıntısı, ter boşalması, baş zonklaması, boğaz düğümlenmesi veee son noktada bağırış, çağırış, küfür, hakaret,… artık amigdalaya kayıtlı hangi davranış tarzı, hangi cümleler varsa birbiri ardına çıkıyor.

O yüzden öfkelendiğimizde o içimizden çıkan şeyi tanıyamıyoruz. Çünkü o bizim korteksimizin düşünüp taşınıp ortaya koyduğu bir davranış biçimi değil. Memeli beynimizin algıladığı bir tehdit sonucu verdiği otomatik tepki. Biz her ne kadar “Hey ahbap, ortada sinirlenecek bir şey yok, sakin ol bakalım” desek de olmuyor, çünkü limbik sistem tatlı dilden anlamıyor. Aslında hiçbir dilden anlamıyor —beden dili hariç. Bir tehdit algıladığında saliseler içerisinde durumu değerlendirip devreye giriyor ve sistemi devraldığında, korteksi, yani rasyonel beyni devre dışı bırakıyor.

Mesela, korteksinize ayıp gelebilir ama memeli beyniniz ovulasyon döneminde birini arzulayabilir. Günah olduğu belletilmişse bu ihtiyacınızı mastürbasyon yaparak gideremediğinizde ve sistemin onca çabasına rağmen (ovulasyon döneminde cinsel isteğin ve çekiciliğin artması) sizi çiftleştirmeyi başaramadıysa ihtiyaçları karşılanmadığı için içinizdeki hayvan bir süre mahsunlaşabilir, kızgınlaşabilir, onu anlayışla karşılayın, regl olunca geçecek.

Ya da korteksimiz, sırf “kibar”, “ahlaklı”, “iyi”, “saygılı” evlat/eş/anne/çocuk/kardeş/arkadaş/çalışan/vs. olmak için bizi bir ortamda bulunmaya zorluyorsa, bedenimizin sinyallerini hiçe sayıp “Hayır!” diyemiyorsa, yani sınırlarımızı ihlal ediyorsa, limbik sistemimiz; ama savaşarak, ama kaçarak, ama bizi hasta ederek bizim yerimize sınır koyuyor. Kökeni “limbus” da “sınır” anlamına geliyor zaten.

Bunun gibi çoğu olay, memeli beynimiz tarafından hormonlarla idare ediliyor. Breuning, kitapta 4 ana hormondan bahsediyor: dopamin, oksitosin, serotonin ve endorfin. Öncelikle, DNA’nın kendisini aktarabilmesi için çiftleşme olgunluğuna gelmemiz gerekiyor; geldikten sonra, oksitosin sağolsun bizi kolayca hedefe yönlendiriyor. Ama DNA’nın asıl amacı, bize o bebeği doğurtmak ki kopyalanıp yaşamına devam edebilsin. Yumurtamız döllendi mi, tamam artık hiçbir şey gözümüz görmüyor. Hele bebek doğduğunda, ooh gelsin daha da çok oksitosin. Emzirirken, kucağımızdayken, bize gülücükler atarken hem bebekte hem bizde salgılanıyor ki bakıma muhtaç bebeğimizi yalnız bırakıp gitmeyelim. Mazallah sürüngenler gibi olsak, o zaman doğurduğumuz bebeği tanımayacağız ve bizi görünce kaçmadığı vakit, onu av zannedip güzelce mideye indireceğiz. Ama neyse ki memeli beynimiz sayesinde böyle bir inip bir çıkan değişik değişik hormonlarla hep bir arada geçinip gidiyoruz.

Oksitosin yalnızca anne-bebek bağlansın diye salgılanmıyor. Bebeğin uzun vadede hayatta kalabilmesi için sürüye de bağlanması gerekiyor. O yüzden bebek belli bir yaşa geldikten sonra oksitosin salgılanması anneden sürüye geçiyor. Artık oksitosini sürünün bir parçası olduğumuzda salgılıyor işletim sistemimiz. E çünkü annemiz her an bir yırtıcı tarafından yenebilir ya da biz sürüden ayrılmaya kalkarsak DNA’mızı kurtlar kapabilir.

Sürünün bir parçası olmak kolay değil tabii ama çevremizdeki herkes aslandan kaçarken, biz “Aslanı kendi gözlerimle görmeden hayatta şuradan şuraya adımımı atmam” dersek işimiz zor. Sürüye güvenmek durumundayız, tabii sürünün de bize. Bunun için oksitosin, nam-ı diğer güven hormonu, sürü içerisindeyken işletim sistemimiz tarafından bize bahşediliyor.

Bir de serotonin var, o da sürü içi ilişkileri ayarlıyor. Bir nevi statü hormonu. Alfa konumundaysak daha çok serotoninimiz var demektir. Serotonin önemli; çünkü serotonin çoksa, çiftleşme olasılığımız ve topluluk içerisinde çocuklarımızı büyütürken destek alma olasılığımız, yani DNA’mızı aktarma ve yaşatma olasılığımız daha çok.

Ve son olarak endorfin var, bu da acıyı maskeliyor. O yüzden elimizde gördüğümüz yaranın nasıl ve ne zaman olduğunu bir türlü hatırlayamıyoruz. Aslında bu da yine DNA’yı yaşatmak için. Bir yerimize bir şey olduğunda acı duymadan tehlikeli durumlardan kaçabilelim diye salgılanıyor.

Bu 4 hormonun dışında başka bir sürü hormon var tabii. Loretta Breuning sadece mutlulukla ilgili hormonlar bunlar olduğu için kitaba dahil etmiş. Yoksa paratiroid var mesela, çok kritik! Kanda kalsiyum miktarı azaldığında kemiklerden kalsiyum çekiyor ki kanda hep belli bir seviyede kalsiyum olsun. Çünkü kalsiyum kalpten dişlere, kaslardan sinirlere kadar her şeyi etkiliyor. Pıhtılaşma için bile kanda belli bir seviyede kalsiyum olması gerekiyor. [Görüyor musunuz zekâyı!] Ama kalsiyum dengesinin bozulması bizim anlık yaşantımızı direkt olarak etkilemiyor — en azından bir süre. Biz farketmeden paratiroid bezimiz kemiklerimizde depolanan kalsiyumun gerekli yerlere ulaşmasını sağlıyor. Sonra bir bakıyorsunuz ki düştüğünüzde kalçanız kırılmış. Siz düştüğünüz için kalçanızın kırıldığını düşünüyorsunuz ama aslında kemikleriniz erimeye başladığı için düşüyorsunuz. Herneyse, tek tek hormonlara girip burayı PubMed’e çevirmeyelim, konumuza devam edelim.

Aslında mekanizma basit. Doğada bedavaya hormon yok. Mesela dopamin için, yemek bulacaksın, su bulacaksın, belli bir hedefe ulaşacaksın, ancak o zaman, ihtiyaçlarını karşılaman için harekete geçebil diye salgılanıyor. Ama artık devir değişti. Hoş, yine bedavaya hormon yok. Evet, yerinden kalkmadan (sigara, şeker, vs. ile) dopamin alabiliyorsun belki ama bedelini daha sonra sağlınla ödüyorsun.

Breuning diyor ki, doğadan koptuktan sonra pek bir şey için çaba göstermemiz gerekmiyor. Barınma ihtiyacımızı, yemek ihtiyacımızı, giyinme ihtiyacımızı kolayca karşılayabiliyoruz. Bu durumda ihtiyaçlar piramidinde geriye kalan en önemli şey sosyal ilişkiler oluyor. Serotonin de bunun için var. Tabii biz bunu bilinç düzeyinde bilmiyoruz ama bir şeylerin ters gittiği hissi ile kendimizi bir arkadaşımızla kahve içmek üzere koşarken, konserde tanımadığımız insanlarla kol kola halay çekerken, politik bir grupla slogan atarken, hatta bir stadyum dolusu insanla birlikte boğazımız yırtılana kadar bağırırken bulabiliyoruz. Daha da kötüsü bu ihtiyacımızı “kara ekran” (black mirror) karşısında gidermeye çalışıyoruz ve kendimizi yorumlarımızın like aldığı bir facebook grubunda tıkır tıkır yazarken, WhatsApp gruplarında ona buna laf yetiştirirken, Instagram’da, Twitter’da takipçi kovalarken bulabiliyoruz.

İşte bunlar hep sürü ihtiyacından. Çünkü sosyal ilişkiler, gruplar, topluluklar, ittifaklar insana kendini çok iyi hissettiriyor, çünkü memeli beyine göre yalnızsan yaşama şansın yok. Tabii en ufak bir dışlanma da en kötü his oluyor bu durumda. İnsan denen hayvanın bu çağda en önemli derdi bu (temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra tabii). Mazallah bir topluluk içerisinde negatif bir yorum mu geldi, birisi sizinle dalga mı geçti, önemsemedi mi, tamam artık dünya başınıza yıkıldı, bitti! Çekilsin oksitosinler, çekilsin serotoninler, gelsin kortizoller. Böbrek üstü bezlerinden oluk oluk akarak kana karışıp tüm vücudu kaplamaya başladı mı, offf bundan sonra kimse dokunmasın artık içinizdeki hayvana. Serotonin savaşları başlamıştır. Ya da statüsünü kendinizden yüksek gördüğünüz birisinden olumsuz bir şey geldiğinde içinizdeki hayvan, kendine güvenini kaybedecek ve yine acı dolu kimyasallar vücudunuzu ve beyninizi saracaktır…

Breuning kitabında, bu hormonları salgılamamıza yardımcı olacak, yan etkileri olmayan yeni alışkanlıklar edinebilmemiz için 45 gün metodunu öneriyor. Kitapta ayrıntıları var. Ama ben başta eleştirdiğim yere düşmemek için, size 21, 45, 80, 150,… gün tavsiyeleri değil başka bir şey önereceğim. Evet bildiniz siz onu: Meditasyon.

Sinüs Dalgaları (ya da “Bu da Gelir, Bu da Geçer”)
Şimdi bu hormonlar işletim sistemimizin hayatta kalma mekanizması olarak salgılanıyor. Ve biz ne yaparsak yapalım salgılanacak. Belki düşüncelerimizle kontrol edemiyoruz ama sevindirici olan bunların gelip geçici olması. Gotama Buda, hormonların “h”sini bilmeden, 2500 yıl önce bunu “impermenance” kavramıyla açıklamış.

“All conditioned things are impermanent” — when one sees this with wisdom, one turns away from suffering. [Varolan her şey geçicidir” — kişi bunu bilgelikle gördüğünde acı çekmekten kurtulur.]

Aşık Daimi, “Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım” türküsünde “Bu da Gelir, Bu da Geçer” dizesini Buda’nın bile geçici olduğunu ima etmek için mi yazmış bilemem ama, nörobilim sayesinde bugün artık biliyoruz ki bu hormonlar sürekli aktif halde durmuyorlar. Sinüs dalgaları gibi bir çıkıp bir iniyorlar, salgılanıp geri emiliyorlar.

Screen Shot 2020-02-12 at 1.08.51 PM

Yaa, vakti zamanında matematik çalışsaydınız hayatı da anlayabilecektiniz ama işte kaç kaç nereye kadar! Hadi neyse bozmayın moralinizi, ben anlatıyorum, okumaya devam.

Nerede kalmıştık? Sinüs dalgaları. Hormonlarımız sinüs dalgaları gibi bir çıkıp bir iniyordu. Evet, bu durum; acı/endişe/üzüntü/tedirginlik yaratan hormonlar için de aynı, mutluluk/neşe/keyif/huzur veren hormonlar için de. Onlar da aktive olup deaktive oluyorlar. O yüzden ne acıdan kaçmaya ne de mutluluğun peşinde koşmaya gerek var. Çünkü hepsi geçici. Fakat işte gel de kortekse anlat.

Doğada ceylan, karnını doyururken, açlık hissini gidermemiş olmasına rağmen, aslanın kokusunu duyduğunda kaçar. O anda yemek yemek ona mutluluk veriyor olabilir ama aslanın kokusunun yarattığı histen kaçması daha elzemdir. Fakat doğada ceylan aslan tehlikesi geçtikten sonra dönüp yemeğine devam edebilir. Şunu diyen bir ceylan yok: “Anamı da bunlar yediii, babamı da bunlar yediiii, her gün beni kovalıyor bu namussuzlar, allah kahretsin, kaçıcam buralardan!” Ya da aslan kaçırdı diyelim avını, “Evde çoluk çocuk aaaaç, bana ne derler şimdiii, aslan olmaz olsun benden, lanet olsun bu dünyaya, intihar edicem!” demez. Böyle bir şey yok. 2 dakika sonra yatıp bir sonraki kısmetini bekler. Doğada stres hemen başlar, hemen biter. Bu geçmiş ve gelecek algısı, insanlarda korteks sayesinde/yüzünden olan bir şey. (Sinan Canan, 2019)

İşte meditasyon tam da bu noktada devreye giriyor. Nefesimize odaklanıp şimdiki ana geliyoruz, geçmiş ve gelecek arasında sürekli gidip gelen beynimizi farkediyoruz. Yaşadığımız şeyin nedenini araştırmadan, çözmeye çalışmadan, hiçbir şey yapmadan sadece dinliyoruz. Neden aktive olduğunu bulmaya çalışmıyoruz. Belki bilsek, psikoterapi ile çözümlesek, EMDR uygulasak faydası olacaktır ama yaşadığımız milyonlarca deneyimden hangisinin hangi davranışa sebep olduğunu ortaya çıkarmak epey bir vaktimizi alacaktır.

Peki meditasyonda ne yapıyoruz? Yaptığımız şey, basitçe, dinlemek. Çocuklar öfke nöbetine girdiğinde orada bulunup onlarla göz teması kurarak, izin verirlerse sarılarak onları dinliyoruz ya, aynı onun gibi. İçimizdeki hayvanın yaşadığı her neyse, o duygudan kaçmadan, “evet gördüm seni, duydum derdini” deyip dinliyoruz. Sadece bu kadar. Çözmeye çalışmıyoruz, başka şeylerle geçiştirmeye, içki içip hissizleşmeye, tatlı yiyerek üstünü kapamaya, kendimizi çılgınlar gibi işe/oyuna/sosyal medyaya vererek dikkatini dağıtmaya çalışmıyoruz. O acısını/öfkesini/üzüntüsünü/kıskançlığını/incinmişliğini/hayal kırıklığını/pişmanlığını/mahcubiyetini yaşarken onun yanında olup tanıklık ediyoruz. Zaten yaşamasına izin verdiğimiz zaman o duygu, o duyguya sebebiyet veren o hormon kısa süre içerisinde deaktive oluyor. Aynı sinüs dalgaları gibi, bir çıkıyor, bir iniyor, bir geliyor, bir gidiyor, her şey ama her şey gelip geçiyor…

Kaynaklar:
Loretta Graziano Breuning (2015). Habits of a Happy Brain: Retrain Your Brain to Boost Your Serotonin, Dopamine, Oxytocin, & Endorphin Levels. (Türkçesi: Mutlu Beyin).

Sinan Canan (2019). İFA: İnsanın Fabrika Ayarları.
https:// youtu.be/81c-A26xkG8

İşte geldik gidiyoruz…

[Geçen yazıda ana akım mindfulness’dan bahsetmiştim. ‘Alternatif’ yolu 5 cümlede anlatacağım diye söz vermiştim, 5 cümle olamadı ama 5 paragrafa indirebildim, paragraflar birer sayfalık değil merak etmeyin:-) Evet, hazırsanız başlayalım.]

Hani “şu fani dünya” diyorlar ya, dünya gerçekten fani; yani tüm gezegenlerin, yıldızların, galaksilerin olduğu gibi dünyanın da bir sonu var. Ve tabii bizim de; ama bizimkisi gezegenlerin ömründen daha kısa, haliyle. Bir de hani şu çok ciddiye aldığımız duygularımız ve düşüncelerimiz var ya işte onlar da geçici. Onların ömrü ise bizimkinden çok daha kısa. Olay bundan ibaret, yani her şey geçici.

Buradan sonra yol ikiye ayrılıyor:
I. Birinci yol (ana akım mindfulness, a.k.a. “anayol”) diyor ki, duygularınıza, düşüncelerinize, hislerinize kendinizi çok kaptırmayın, nasılsa bunlar geçici; bulutlar gibi, dalgalar gibi gelip geçiyor. Siz, iyisi mi, nefesinize odaklanarak “an”a gelin, “an”da kalın, “an”ı yaşayın.

II. İkinci yol (daha çok ormanın içinde bir patika bu) diyor ki: Meditasyon yaparak stres yönetimi, dikkat, odaklanma, fan-fin-fon becerilerinizi de iyileştirebilirsiniz tabii ama meditasyonun asıl güzel yanı öz fardındalık, özün farkına varma. Bunun için de yapmamız gereken bedenimizin ve beynimizin bize söylediği şeyleri görmezden gelerek nefesimize odaklanmak değil, bilakis onları görmek/dinlemek. “Eğer düşünceler önemsiz olsaydı, evrim bizi düşünmemek üzere evriltirdi. Evet, o düşünceler ve duygular sürekli gelip geçiyor belki ama onları dinlemediğimiz zaman tekrar tekrar geliyor. Hatta sadece düşünce olarak değil; ağrı (migren, fibromiyalji, vs.), otoimmün hastalık (Haşimoto, romatizma, ms.) ve belki de tümör olarak geliyor.” (Sepin İnceer, 2019 Kış, Yetişkin Eğitimi)

O yüzden ne yapıyoruz? Meditasyon yaparak bedeni ve düşünceleri dinliyoruz, onları görüyoruz, selam veriyoruz, gördüm seni, hoşgeldin diyoruz. Dinlemekten uzaklaştığımız zaman da nefese ya da kalbimizin atışına demir atıyoruz ve tekrar tekrar dinlemeye başlıyoruz. Tabii ki tüm düşüncelerimize inanmıyoruz, çünkü biz, negatif algıları pozitife göre çok daha açık olan, hikayelere inanmayı seven ve yönlendirilebilitesi yüksek olan bir türüz. Dinlerken bunları görebiliyoruz —yani yıllar içerisinde beynimize kazınan hikayeleri, önyargıları, şartlanmaları, “ben, ille de ben” diye çırpınan egomuzu, “aman öteki, yaman öteki” diyen türcülüğümüzü ve daha neleri neleri. İşte meditasyon yaparak önce kendi katmanlarımızı açıyor, içerideki öze/kora/bizi ayakta tutan ateşe ulaşıyoruz. Ama dikkat; orada bulacağımız ateş aydınlatmaya yarayabileceği gibi yakıcı da olabiliyor.

5baec675240000320055059a

Ve fakat bu ateşte önce kendimizi bir kavurmadan başkalarını kavurmaya çalışmak büyük bir hadsizlik oluyor. Böyle bir durumda, bir şeyler yapmak üzere bir araya gelmiş ama birbirini (kavurup) yemekten başka hiçbir şey yapamamış topluluklara, sosyal oluşumlara dönüşmek kaçınılmaz oluyor. O yüzden bu blogu açtığımda yazdığım ilk yazıdaki yere tekrar geri dönüyorum: “Nosce Te İpsum” (temet nosce; gnothi seauton; know thyself; kendini bil). Sokrates’ten Goethe’ye, Alexander Pope’dan Wachowski Kardeşler’e kadar pek çok düşünür, felsefeci, şair, yazar, sanatçı aynı şeyi söylediğine göre vardır bir hikmeti diyorum. Peki nasıl olacak bu? Kendimizi bilmek, otomatik pilottan çıkıp içimize yolculuk yapmak, kendimizi tanımak, yani “insanı” tanımak için ne yapmalıyız? Tibet’e, Nepal’e ya da Hindistan’a gitmeden; yaşadığımız şehri, eşimizi ya da işimizi değiştirmeden veya bir dolu para verip bir sürü eğitime katılmadan mümkün olabilir mi? Siz cevabı biliyorsunuz zaten, 16. kere yazıp sizi sıkmayayım ve söz verdiğim gibi 5 paragrafı burada bitireyim.

(Bitti.)

* * *

Valla bu kısaltma hızıyla gidersem yakında twitter’a bile girebilirim. Ama ben yine de 5 yerine 25 paragrafta okumak istiyorum derseniz devam da edebilirim. Tabii, ne demek, her zaman.

Şimdi kalanlarla baştan bir daha alalım. Ne dedik? Her şey geçici dedik. Ne dediniz? “E biz bunu zaten biliyoruz” dediniz. Evet bu bildiğimiz bir şey; kimi bunu bulutlar üzerinden anlatıyor, kimi dalgalar ama bazılarımız tam olarak anlamakta ya da belki de kabul etmekte güçlük çekiyor. O yüzden ben bir daha yazıyorum. Her şey ama her şey gelip geçiyor. Ve tabii biz de… dünyamız da… güneşimiz de…

“Çok nihilist oldu bu be! Ne yapalım yani şimdi??? Bir köşeye kıvrılıp ölümü mü bekleyelim?!” diye düşünüyor olabilirsiniz. Tabii ki hayır. Ama şunu bilelim, yaşamanın, tek başına X kişisinin yaşamasının hiçbir anlamı yok. Ne yaparsak yapalım, ne kadar kendimizi yırtarsak yırtalım, bizden geriye atomlarımızdan gayrı hiçbir şey kalmayacak. Onlar da farklı ortamlarda rastlantısal olarak tıpatıp bizi oluşturacak şekilde tekrar bir araya gelseler bile, bizi “biz” yapan bilinç olmayacağı için gerçekte o “biz” olmayacağız.

Tamam hadi, çok da distopik bir tablo çizmeyelim. Kimbilir, belki Shakespeare gibiler 3000 yıl sonra hâlâ hatırlanır, belki bu dünya son bulduktan sonra Mars’a geçilir, belki Neptün’e bir film gelir, bir güzel senaryo olur, güneşimiz patladıktan sonra başka bir galakside yaşamanın yolları bulunur, insan başka formlara dönüşür, farklı şekillerde var olur ve belki Shakespeare hiç bilmediğimiz şekillerde takdir edilmeye/değerlendirilmeye devam eder. Olabilir ya da olmayabilir. O yüzden hazır bu dünyadayken biz Shakespeare’i şimdi takdir edelim.

Savurgan güzel, nedir bu kendine harcaman
Senin mirasın olan güzellikleri böyle?
Doğa temelli vermez, ödünç verir her zaman:
Eli açık olana borç verir içtenlikle.
Böyle yanlış kullanmak olur mu, güzel pimi,
Miras bırakman için sana bırakılanı?
Kar etmeyen tefeci, bu koskoca serveti
Niye tüketiyorsun yaşatmak varken canı?
Meraklısın kendinle içli dışlı olmağa;
Bu, tatlı benliğini sırf aldatmaya yarar.
Vaktin geldi diyerek seni çağırsa doğa
Vereceğin hesapta elle tutulur ne var?
Kullanmazsan gömülür güzelliğin seninle,
Kullanırsan varisin olur da sürer böyle.

Yani, tarihin bir noktasında dünyaya gelmişiz, ölene kadar burada bir süre vakit geçireceğiz ve bu vakitte ne yaptığımızın kimse için, dünya için, kainat için hiçbir önemi yok. Ama bizim için olabilir. Bu yüzden o çok ‘yüce’ amaçların peşinde koşarken bir gün bitecek olan hayatımızı yaşamayı unutmayalım. “Vaktin geldi diyerek bizi çağırdığında doğa, vereceğimiz hesapta elle tutulur ne olacak” bir düşünelim. Ve bunu hemen şimdi yapalım çünkü belki de hayat, “hele şu iş bir bitsin, ondan sonra…” dediğiniz o çok-önemli-işinizin bitmesini beklemeyebilir —e siz de biliyorsunuz ki dünyanın binbir türlü hali var.

Ve ben de biliyorum ki bunu bilmek yetmiyor. Teoride anlaşılsa da pratikte uygulamak her zaman mümkün olmuyor. Mesela ben 3 yaşındayken 60 tane şarkıyı ezbere söylüyormuşum. Babam diyor ki ilk bestemi 3 yaşında yapmışım (valla ben de yavrusunu kuzgun sanan kargaların yalancısıyım). Ve fakat, şundan eminim, müzik hep hayatımda oldu. Her tür alet edevatla sürekli müzik dinledim, defterler dolusu şarkı sözü yazdım, çeşitli enstrümanlar çaldım, söyledim ve her türlü müziği her zaman dinlemeye devam ettim. Ama hayatımda bir dönem geldi ve müzik kulaklarımı acıtır oldu. Müzik ruhu sağaltır diyordu ‘uzmanlar’ ama bedenim tam tersini söylüyordu; uzunca bir süre en ufak bir sese bile tahammül edemedim. Kendimi müzik dinleyemeyecek kadar kötü hissediyordum.

Bu yaz meditasyon yapmaya başladıktan sonra farkettim ki müzik artık kulaklarımı o kadar da acıtmıyor. Tekrardan ufak ufak dinlemeye başladım. Sonra bu kış Sepin’in yetişkin eğitiminde öğrendim ki yaşamdan keyif almamız için sinir sistemimizin önce “ventral vagal”de (kabaca savaş-kaç’tan uzakta) olması gerekir —ki bu modern sistemde pek kolay olmayan bir şey. Stres çok – oyun yok. İnsan çok – yakınlık yok. Satın alınacak şey çok – tırmanacak ağaç yok. Beton çok – toprak yok… Kimbilir belki de bu yüzden ölümden bu kadar bihaber yaşıyoruz, sonsuza kadar varolacağımızı düşünüp yeryüzündeki zamanımızı saçma sapan idealler, kavgalar uğruna hoyratça harcıyoruz. Toprağı yalnızca saksıda görüp döküldüğünde etrafı kirleten bir şey olarak öğrenince, toprak da bize yabancı geliyor. Çıplak ayaklarımızla doya doya bassak belki bu kadar uzak durmayacağız ölüme. Ama şehir hayatında saksılara gizleniyor toprak. Tıpkı ölülerin morglara gizlenmesi gibi. Ölülerimize en çok yaklaştığımız zaman, onları tabuttan çıkarıp toprağa bıraktığımız zaman. O zaman bile onları göremiyor, dokunamıyoruz.

Şehirde büyümüş, baba tarafından bir Karadeniz köylüsü olarak dedemin ve babaannemim ölümünde bulunma şansım oldu. İkisi de (farklı zamanlarda) öldükten sonra salonun ortasında 2 gece yatırıldılar. Bütün tanıdıkları gelip onlarla vedalaştı. Hatta en son babaannemin ölümüne gittiğimizde ilk başta gözleri yarı açıktı, kapanması için birini beklediğini söylediler, kim olduğunu bilmiyoruz ama bir noktada gözlerini yumdu. Ağıtlar yakıldı, dualar okundu, sigara aralarında farklı anıları paylaşıldı, gülündü, ağlandı. Şehirdekinden çok farklı bir deneyimdi. Babaannemin ölüsüne sarıldığımda, o sarılma sanki o an sonsuzlukta donmuş ve bir negatife kaydedilmişti, gerektiği zaman karanlık odada basılmaya hazırdı. Kimbilir belki bir rüyada, belki çocuklarımla dans ederken, belki babamla kucaklaşır, annemle sohbet ederken, belki arkadaşımlarımla gülerken, sevdiğim adamın gözlerine bakarken, belki bir kuşu izleyip konduğu ağacı seyrederken, belki “bir taşın sonsuz yuvarlağında” ya da belki de kara-aynadan yansıyan kendi suretimde… bilemiyorum ne zaman, nerede?

Kumkurdu (Asa Lind’in yazdığı aynı adlı çocuk kitabının bilge karakteri) evrende hiçbir şeyin kaybolmadığını, sadece şekil değiştirdiğini anlatıyor. Evet hiçbir şey yoktan var, vardan yok olmuyor (en azından bize gelen bilgi böyle –şimdilik). Bizim yaşamımız, hayvanların yaşamı, dünyanın yaşamı bitecek belki ama atomlarımız baki kalacak. Kumkurdu’nun dediği gibi sadece şekil/form değiştirecek. Dünya üzerinde bulunan tüm atomlar uzaya saçıldığında geldiğimiz yere geri döneceğiz. Tıpkı dünyamız oluşurken olduğu gibi. Yani uzaydan geldik ve uzaya gideceğiz.

O yüzden, yeryüzündeki bu kısıtlı zamanımızı nasıl geçireceğimiz çok önemli. Bütün bu belirsizlik içinde neye tutunacağımız ya da kime/neye güveneceğimiz… Bugün bunu pek çok yerden duyuyorum: İlknur Urkun Kelso’nun çevirdiği “Kalplerimizin Mümkün Bildiği Daha Güzel Dünya” kitabında Charles Eisenstein “topluluk olmak” diyor; Thich Nhat Hanh “bir sonraki Buda bir sangha, yani bir topluluk olacak” diyor; Sepin İnceer “kabilemizi bulalım, kuşlar gibi hem birlikte uçalım hem otonom olalım” diyor; babaannemin cenazesindeki imam da “İfaket Ana gibi birleştirici olalım, çağımızın hastalığı yalnızlık” demişti…

* * *

Sepin İnceer, sistem iyi olmak için enerji harcamayı bıraktığı zaman oradan yaratıcılık çıkar, sevgi çıkar diyor. Hakikaten meditasyon yapmaya başladıktan sonra daha çok yazmaya, daha çok müzik dinlemeye başladım. Eskiden vakit hiçbir şeye yetmiyordu, bütün gün telaşla koşturuyor ama hiçbir şeyi yetiştiremiyordum, çıkıp bir arkadaşımla kahve içmeyi kendime lüks görüyordum. Oysa dışarıda bir işte çalışmadığım için eşim dostum beni evde keyif yapıyor sanıyordu. Ama ben evde müzik bile dinleyemiyordum, hangi kulaklığı takarsam takayım, hangi hoparlörü açarsam açayım kulaklarım acıyordu. Sesler çok rahatsız edici geliyordu.

Geçen gün Yetişkin Eğitiminin son dersi için Sepin, “bu eğitim sizin için ne ifade ediyorsa onu gösteren bir obje getirin” demişti. Uzun süredir elime almadığım gitarımı götürmek geldi içimden, birlikte çalıp söylemek. Sanırım sistemim artık ventral vagale geldi. Yuppiiii!

[Araya ilk Instagram hikayemi paylaşmamın öyküsünü de sıkıştırmış olayım böylece. Biliyorum geleceğe kalmayacak, hatta 24 saat içerisinde kendini imha edecek ve belki benim sistemim ileride ventral vagale girdiğinden daha sık dorsal vagale girecek… ama olsun varsın, paylaşmak yine de keyifli. İyi ki varsın, sağolasın Sepin!]

Sonuç olarak, herkesin bilmesini istediğim şu ki, bu fani dünyada hiçbir şey baki kalmayacak; o yüzden burada misafir olduğumuz süre boyunca hep birlikte keyifli bir şekilde yaşayalım; bize ödünç verilen güzellikleri kullanalım; o zaman hayat güzelleşecek, tüm dünya yaşanır hale gelecek. Tabii bunun için, önce insanın kendini bilmesi, kendini bulması, içindeki öze/kora ulaşması gerekir. Evet, insanın kendiyle yüzleşmesi, kendi hakkındaki hakikati gözlemlemesi hiç kolay değil elbette ama gerçek/sahici bir hayat için denemeye değer. Bu arada, binlerce yıldır var olan meditasyonu, bu “olma halini”, kişisel gelişim tekniği olarak pazarlamaya çalışan “mindfulness” akımlarına karşı uyanık olalım. Meditasyon hiçbir şey düşünmemek değil; olamaz da. Hayır, zaten kelimenin etimolojik anlamı “derin düşünce”. Bir de kafamızdaki önyargıları kıralım; mesela, meditasyon yalnızca sandalyede ya da minderde oturup bağdaş kurarak yapılan bir şey olabilir mi? Yavrumuzu, eşimizi, dostumuzu dinlemek; ağaçları, kuşları, gökleri, yıldızları seyretmek; yüce dağların izini sürmek, ırmaklarda yıkanmak; şarkı söylemek, yazmak, çizmek; ellerimizle ürettiğimiz, kalpten yaptığımız her şey bir nevi meditasyon sayılmaz mı? O yüzden meditasyon çok zor, yapamıyorum diye düşünmeyin, siz oturun yapın; dinlemeden uzaklaştığınız zaman nefese veya kalbinize demir atın, gerisi gelir. Göreceksiniz katmanlar birbiri ardına açılacak ve öze yolculuk başlayacaktır…

Not: Gördüğünüz gibi hâlâ hırsla paylaşıyorum, dikkat! Bu henüz “başlangıç zihnine” gelemediğimin bir göstergesi. “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” diyemediğim gibi, her bildiğimi paylaşarak size de bildirmek konusunda ısrarcıyım. Ahaha! O kadar otur meditasyon yap sonra gel burada ahkâm kes… Neyse, kendime bu kadar çok yüklenmeyeyim, nihayetinde bu bir yolculuk, ben de bir yolcu. Eğer benden haber alamazsanız bilin ki bir şekilde öze ulaşmışımdır. O zamana kadar yine burada, gelecek yazılarda görüşmek üzere, çaaav!

İyi de, bu meditasyon gerçek hayatta ne işimize yarayacak?

Geçtiğimiz yaz kardeşimi evlendirdik. Ama ne evlendirmek! Facebook’ta yaz boyunca paylaştığımız düğün fotoğraflarından dolayı herkes aşiret olduğumuzdan şüphelenmeye başladı. 6 Temmuz’da başlayan kutlamalar 6 Eylül’de son buldu. Şimdi sorarım size 60 gün & 60 gece düğün yapmak hangi gelin ve damadın harcı olabilir? Cevap belli: Tabii ki meditasyon yapanın. 

Biri Amerika’da, biri İzmir’de 2 düğün ve Giresun’da 1 kınayı sakince atlattılar desem, Çin’li gelinimize hiçbir kaynanalık ve görümceliklerimiz sökmedi desem, başlarından düğün geçmiş herkes meditasyon konusunda fazlasıyla ikna olacaktır ama ben yine de anlatmaya devam ediyorum. 

Şimdi, hoppaaa, bu kadın da yok mindfulness, yok meditasyon yazıp duruyor, yeni moda arayışların içerisinde kaybolup gidiyor diye düşünüyor olabilirsiniz. Ben de düşünmüyor değilim. İşin aslı, halen büyük bir merakla okuyup araştırıyorum. Hatta çeşitli eğitimlere katılıp bu “mindfulness” dedikleri olayı anlamaya çalışıyorum. Ama bu arada, şunu biliyorum ki meditasyon yapmak bana çok iyi geliyor ve gerçek hayatta çok işime yarıyor.

Aslında bu mindfulness, meditasyon gibi şeylere başlangıçta çok direndim. Hatta dalga geçtim, “Biz yoga taytlarımız ve yoga matlarımızla bir sürü kadın bir araya toplanıp ağacı, kuşu farketmeye çalışıyoruz ama edebiyat varken, sanat varken ne gerek var böyle her hafta bir yerlere taşınmaya! Farkındalığın âlâsı Woolf’ta, Dickens’ta, Dostoyevski’de,…” diye yazdım.

Sonra pasifist buldum. Kişisel gelişim uzmanları ve yaşam/eğitim/vesaire koçlarının, nefes, yoga & meditasyon gibi şeylerle sakinleşmemiz, anda kalmamız, ânı yaşamamız, yani “bu kültürün bu gezegeni öldürdüğü gerçeğine gözümüzü kapatmamızı” teşvik ettiğini söyledim; mindfulness/meditasyon/yoga/tırıvırı atölyeleri para tuzağıdır, mümkünse uzak olsun dedim.

Ama sonra çok aklı başında bulduğum bir arkadaşım bana açık açık yazdı: böyle diyorsun, şöyle diyorsun ama öyle deme dedi. Ben de senelerce küçümsedim, zaten her şeyin farkındayım, yemişim farkındalığınızı dedim ama mindfulness kursuna gidince öyle olmadığını anladım dedi. Meğer böyleymiş dedi. Ne yap et, bir eğitime katıl buyurdu.

Ben yine önce kulağımı kapadım, kitaplardan bakarım, gerekirse oradan öğrenirim dedim. Bilginin parayla satılmasına, atölyecilik zihniyetine karşıyım dedim. Ama sonra bu yaz 1 aylığına Amerika’ya gittim ve başka bir arkadaşımın dürtüklemesiyle bir eğitime ve çeşitli meditasyonlara katıldım. Veee Hindistan’ı yeniden keşfettim; “Vay canına!” dedim; sanki gözümden bir perde kalktı, beynimdeki panik butonu devre dışı kaldı.

Düzenli yapmaya başladıktan sonra meditasyon; nefes almak, su içmek gibi doğal bir ihtiyaca dönüştü benim için. Gün içerisinde, dar zamanlarda bile (aslında daha çok dar zamanlarda) kendimi gözlerim kapalı, “nefesime demir atarken” buluyordum. İşte böyle güzel güzel meditasyon yapıp ‘nirvanaya ulaşacağımı’ düşündüğüm sırada Mr. T’nin gönderdiği Ronald E Purser söyleşisi ile kendime geldim. Meğer ben Hindistan’ı değil Amerika’yı keşfetmişim! Meğer, bu Amerikalılar her şeyi olduğu gibi, mindfulness’ı da paket yapıp satmayı başarmışlar! Bu defa “Vay başımıza gelenler!” dedim. Panik butonu re-aktive oldu ve PERDE!

* * *

mcmindfulnessRonald E Purser’ın kaleme aldığı “McMindfulness: How Mindfulness Became the New Capitalist Spirituality” kitabında, “mindfulness”ın metalaştırılıp bir kişisel gelişim tekniği olarak pazarlandığını, dünyanın her yerinde yayınlanan meditasyon app’leri, 8 haftalık MBSR eğitimleri ile standardize edilip seri imalat haline getirildiğini söylüyor. 4 milyar dolarlık endüstriye dönüşen “mindfulness”ın metalaştırılması, “onu ahlaki bağlılıklardan ya da etik mecburiyetlerden yoksun, toplumsal fayda amacından sapmış, piyasanın değerlerine bağlı hâlde bırakıyor” diyor.

Ronald Purser, biraz daha ileri gidip bu Budist geleneği felsefesinden arındırıp tamamen tekniğe odaklı 8 haftalık bir sağlık programına (MBSR, MBCT) indirgeyen Jon Kabat-Zinn’i, McDonalds’ın kurucusuna benzetiyor. Kitabın adı da buradan mütevellit: McMindfulness.

Jon Kabat-Zinn, MIT üniversitesinde moleküler biyoloji üzerine doktora yaparken Zen Budizmini öğrenmiş. Köklü bir meditasyon okulunda çok iyi hocalarla çalışmış. 1970’lerde, bir hastanede kronik ağrı çeken kanser hastaları, endüstriyel kaza mağdurları ve belden aşağısı felç olanların çektiği acı, stres ve endişeleri azaltmak üzere meditasyonu kullanmış ve büyük bir başarı elde etmiş. Ve fakat Müslüman mahallesinde salyangoz satılamayacağını, yani Hıristiyan mahallesinde Budizm ile ilgili herhangi bir öğretiye yer olamayacağını bildiği için onu sekülerleştirip ismini değiştirmiş: MBSR (Mindfulness Based Stress Reduction) yani “Farkındalık Temelli Stres Azaltma” yöntemi demiş. Ve bu şekilde önce Stres Azaltma Kliniğine, oradan da dünya çapında yaygınlaşan 8 haftalık MBSR eğitimlerine dönüşmüş. Ronald Purser, McDonalds’ın kurucusu ile Jon Kabat-Zinn arasındaki paralellikleri anlatırken şöyle diyor:

“Bu adamların ikisi de ürünlerinin farklı bayilerde nitelik ya da içerik bakımından ayrışmaması için önlemler aldı. Dubai’de ya da Iowa eyaletinin Dubuque şehrinde yemeniz farketmez, McDonald’s hamburgeri ve patatesi aynıdır. Dünya çapındaki MBSR eğitimlerinin içeriği, yapısı ve müfredatı da benzer şekilde pek değişmiyor.”

Tabii bu “mindfulness” sadece 8 haftalık eğitim programı ile kalmamış ve meta olarak kullanılabileceği her alana sızmış. Şu anda, amazon.com’da kitaplar kısmında “mindful*” sözcüğü ile arama yaparsanız 20.000’den fazla sonuç çıkıyor. Mindful hamilelik, mindful doğum, mindful ebeveynlik, mindful diet, mindful terapistlik, liderlik, para, ulus, yemek, içmek, köpek sahibi olmak ve hatta Katoliklik.

BeFunky-collage

Kitaplar dışında kartlar, dergiler, atölyeler, online kurslar, belgeseller, telefon-tablet uygulamaları, çanlar, ziller, kaseler, şükran kavanozları, meditasyon minderleri, meditasyon sandalyeleri, şalları, battaniyeleri, saatleri, bilezikleri ve satın alabilceğiniz envai çeşit ürün sizi bekliyor. Bir de konferans ve inziva ‘turizmi’ var ki bu pastayı iyice büyütüyor.

Evet, biz bu filmi defalarca gördük: “Kapitalizm ve Metalaştırdıkları.” İnsanın 1 yaşından beri yaptığı en doğal hareketleri (yürümek, koşmak) bile satmayı başaran bir sistemin içerisindeyiz (aktaran Kılıç, 2019). Neee, yoksa siz çıkıp öylece koşuyor musunuz? Aman tanrım! Doğru ayakkabıyı almadan nasıl koşarsınız!!! Tabii, çorap da çok önemli. “Anatomik yapısı” hareketleriniz için uygun olmalı, “maksimum performans” sağlamalı. Sonra “fonksiyonel içeriği ile nemi dışarı atarak ayağınızı kuru ve sıcak tutmalı” ve tabii bir de “konç kısmında kullanılan teknik sayesinde ayaklarınıza dengeli basınç yaparak kan akışınızı düzenlemeli.” Yoksa, maazallah ayaklarınız ne hale gelir! Ok, ayakları halletiysek artık diğer ürünleri satın almaya hazırız demektir. Adım-sayar mutlaka olmalı ama aynı zamanda kalp atışlarınızı ve tansiyonunuzu ölçen akıllı bir saat daha iyi olur. Tabii koşu rotalarını gösterecek, sizin günlük gelişiminizi kaydedecek ve bunları sosyal medya hesaplarınızda paylaşacak bir app’iniz olmalı. Koşu taytı, koşu şortu, koşu bandı, koşu atleti, koşu t-shirtü, koşu sweatshirt’ü, koşu yağmurluğu,… zaten var kabul ediyorum. E yoksa benim sıpalar da koşar; sizin farkınız ne?

Koşmak istemiyor musunuz? Tamam o zaman oturun. Bu sistemde herkese göre bir şey var. Bu yaz Amerika’ya gittiğimde her köşe başında “sitting group”lar (oturma grupları) dikkatimi çekti. “Oturma grubu” bizim için şu anda salon takımını çağrıştırıyor olabilir ve fakat koltuk falan yoktu, minderin üstünde ya da sandalyede oturtuyorlardı. Şaka bir yana böyle bir sürü meditasyon grupları oluşmuş, 5 yıl önce Türkiye’ye dönerken bıraktığım yoga atölyelerinin yerini meditasyon ve mindfulness merkezleri almıştı. Üstelik yoga gibi üyelik istemiyorlar, ücretsiz ya da bağış usulü meditasyon yaptırıyorlardı. Herkes çok ‘mindful’ olmuştu. Artık yoga bile “mindful yoga” olarak pazarlanıyordu. Bu da demek oluyordu ki 5 yıl içinde ülkemin yoga neferlerinin yerini ‘mindful’ meditasyoncular alacaktı. Acaba başımıza daha neler gelecekti?

Amerika’ya bakarak geleceğimizi tahmin etmek zor değil. Mindfulness programları her yere sızmış durumda: Silikon Vadisi ve Wall Street şirketlerinde, okullarda ve hatta orduda bile kullanılıyor artık. Örneğin, San Diego’da deniz subaylarının eğitildiği bir üstte, bir Afganistan köyü canlandırması yapıp (bombalar, patlamalar, silahlar, vs.) askerlere kısa bir meditasyon eğitimi vererek, kendilerini sakinleştirip daha iyi odaklanarak daha iyi nişan almaları öğretiliyormuş. Benzer şekilde, Google’da haftada 60-70 saat çalışan mühendislerin mindfulness eğitimi alıp meditasyon yaparak streslerini yönetmeleri, üretkenlik ve odaklanma becerilerini geliştirmeleri bekleniyormuş. Sanki stres olmaları kendi kişisel problemlerinden kaynaklanıyormuş, sanki 70 saat verimli çalışmak her insan evladından doğal olarak beklenmesi gereken bir şeymiş gibi! Bu arada eğitimin adı da çok manidar: “Search Inside Yourself” yani “Kendi İçinde Ara”. Üstüne bir de bu insanların eğitim alıp ‘mindful’ olarak yaptıkları şey; diğer insanları oyalayacak, dikkatlerini dağıtacak, daha çok online kalmalarını ve daha çok satın almalarını sağlayacak dijital teknolojiler üretmek olunca ironinin geldiği son noktayı da görmüş oluyoruz.

Kitabın yazarı Ronald Purser, meditasyon yapılmasına karşı çıkmıyor elbette. Kendisi de nihayetinde Kore Budist geleneğine bağlı olarak 40 yıldır meditasyon yapan bir hoca. Meditasyonun bireysel olarak gerçekten işe yaradığını söylüyor ancak itiraz ettiği nokta, bunun bir kişisel gelişim tekniği olarak pazarlanması ve stresi doğuran asıl sebeplerin görmezden gelinmesi veya üstünün kapatılması.

Stresle ilgili büyük bir sorun var, evet. Kapitalizm açısından bakarsak, Gallup anketi, Amerika’daki şirketlerin, stresle ilgili sebeplerden dolayı 300 milyar dolar kaybettiğini ve 10 çalışandan 7’sinin işlerine konsantre olamadığını tespit etmiş. Giderek çok daha fazla insan, endişe, stres ve depresyondan muzdarip oluyormuş. Fakat bunun çözümü, şirketlerde ve hatta bütün toplumda stresin politik, kurumsal ve sistemik sebeplerini araştırmak yerine çalışanların mindfulness eğitimi alıp bireysel olarak stresle nasıl mücadele edeceklerini, toksik çalışma koşullarıyla nasıl başa çıkacaklarını öğrenmesi olunca, mindfulness da bir nevi kapitalizmin ideolojik aygıtına dönüşmüş oluyor. “Oysa, stres politiktir ve bir halk sağlığı sorunu olarak ele alınmalıdır” diyor Purser. Ve gerçek anlamda devrim niteliğinde bir ‘mindfulness’ın, etik davranışları hesaba katmadan mutluluğu kendine hak gören batılı düşünce yapısına meydan okuyacağını söylüyor.

* * *

Şimdi, bu ana-akım modaların içinde kaybolmadan oturup meditasyon yaparak nasıl meydan okunacağını tahayyül edemiyor olabilirsiniz. Maalesef, ben de bilgiç bilgiç, oturarak her şeyi çözdüğümü söyleyemeyeceğim. Ama 15. kez, yine-yeniden, meditasyon yapmanın gerçekten çok iyi geldiğini söyleyebilirim, hindistan cevizi yağı gibi mübarek, her derde deva amma ve lakin devamı haftaya… zira hakkımda dedikodular çıkması yakındır, “yaşlandı galiba, blog devrinde kaldı, instagramı blog gibi kullanmaya çalışıyor” diye… ne yapayım, yalnızca bloga koyunca da pek fazla okunmuyor ama söz haftaya 5 cümlede (55 de olabilir ama 555 olmayacak) anlatacağım bu meditasyonun GERÇEK ‘gerçek hayatta’ ne ‘işimize’ yarayacağını…

Update: Sonraki yazıya bu linkten ulaşabilirsiniz: İşte geldik gidiyoruz…

Kaynaklar:

James Shaheen & Ronald Purser söyleşisi (2019). McMindfulness: The Good And Bad Of The Mindfulness Movement.  https://insighttimer.com/blog/ronald-purser-mcmindfulness-western-mindfulness-movement/

Mary Hynes & Ronald Purser söyleşisi (2019). McMindfulness: How capitalism hijacked the Buddhist teaching of mindfulness.  https://www.cbc.ca/radio/tapestry/mcmindfulness-and-the-case-for-small-talk-1.5369984/mcmindfulness-how-capitalism-hijacked-the-buddhist-teaching-of-mindfulness-1.5369991

Ronald Purser (2019). Neoliberalizmin Son Tuzağı: Mindfulness. (Çeviren: Can Koçak)  https://vesaire.org/neoliberalizm-son-tuzagi-mindfulness/ 

Buket Kılıç (2019). “Yürümenin Felsefesi” kitabı hakkında kişisel iletişim.

Hayatın Anlamı ve Pluk

Hayatı anlamaya çalışıyorum —aslında daha çok formüle etmeye. İnsanın mekanizması budur, ihtiyaçları şudur, böyle yaparsa şöyle olur, şöyle yaparsa böyle olur… İçimdeki matematikçi hayatta gördüğü her problemi çözmeye, içimdeki kütüphaneci her gördüğü şeyi organize etmeye çalışıyor. Yapamadığında da hayal kırıklığı yaşıyor, acı çekiyor. Otomatik pilotum –sanki mümkünmüş gibi— hayatı kontrol etmeye çalışmaktan hiç vazgeçmiyor. 

Oysa Buda’ya göre hayatta anlam yok ve insanların anlam yaratmaya ihtiyaçları da yok. “Bunu fark etmeli ve bu sayede bağlandığımız şeylerden ve içi boş öğretilerle özdeşleşmek yüzünden çektiğimiz acılardan kurtulmalıyız.” Bu yüzden asıl soru “Hayatın anlamı nedir?” değil, “Acıdan nasıl kurtulunur?” olmalı diyor Harari (2018). 

“Karşınıza büyük bir anlatı çıkar ve bunun gerçek mi hayal ürünü mü olduğunu anlamak isterseniz, sorulacak kilit sorulardan biri, hikayenin ana kahramanının acı çekip çekmeyeceğidir. Örneğin biri size Polonya halkının hikayesini anlatırsa, durup Polonya acı çekebilir mi diye düşünün. Bir millet gerçekten acı çekebilir mi? Bir milletin gözleri, elleri, duyuları, duygulanımları ve tutkuları var mı? İğne batırsanız kanar mı? Elbette hayır. Bu sadece bir metafordur, Polonya’nın varlığı insanların zihinlerindeki imgelere bağlıdır.

Öte yandan Rus askerlerince soyulan ve tecavüz edilen bir Varşovalı kadının kaderini düşünün. Polonya milletinin metaforik acısının aksine, kadının çektiği acı son derece gerçektir.

O yüzden evren hakkındaki gerçeği, hayatın anlamını ve kendi kimliğinizi öğrenmek istiyorsanız, acıyı gözlemleyerek ve acının neye tekabül ettiğini inceleyerek başlamak en iyisi.

‘Yaptıkları fedakarlık aziz milletimizin saflığını tescil ediyor’ gibi cümleler kurulduğunda bu içi boş şeyleri gerçek koşullara tercüme edin: ıstırap içinde kıvranarak ağlayan bir asker, dövülüp zalimce muamele gören bir kadın, korkuyla titreyen bir çocuk…”

*  *  *

Bir süredir iklim krizi ile ilgili neler yapabiliriz diye düşünüyorum. Aslında bu konuya da benzer bir perspektifle yaklaşabiliriz. Gidip büyük şirketlere, devletlere kafa tutmak, protesto etmek yerine acı çekenlere sarılabiliriz — ki aksi Martin Luther King Jr.’ın dediği gibi hazinle sonlanabilir. 

“Nefret edenleri öldürebilirsiniz ama nefreti öldüremezsiniz; aslında bunun için çabalarken daha da fazla nefret yaratırsınız. Dahası, günümüz dünyasında başarısızlığa mahkum olursunuz çünkü iktidardakilerin sizi öldürmesi çok daha kolaydır.” 

Bu yüzden, odaklanmamız gereken yer acı olmalı. Çünkü dünyadaki en gerçek şey acı. Yani bu iklim krizinde büyük şirketlerle savaşmak ya da devletleri protesto etmek yerine gerçekte acı çekenleri gözlemleyerek başlayabiliriz: ızdırap içinde çalışan çocuk işçiler; her gün yaşam alanları talan edilen hayvanlar; plastiğe boğulan okyanuslar, plastikle boğulan deniz canlıları; türünü devam ettirebilmek için iklim şartlarıyla mücadele eden hayvanlar, bitkiler; kuraklık sonucu ürünlerini kaybedip acı çeken ve hatta intihar eden çiftçiler; kasırgalar sonucu yerinden yurdundan olan, sevdiklerini kaybeden insanlar; her sene hava kirliliğinden ölen milyonlarca insan; kanser olmak için, acı çekmek için fazla küçük olan çocuklar, gençler, insanlar, hayvanlar…

Aslında acıya odaklanıldığında neler yapılabileceğini Şule Çet davasında gördük. Büyük politikalar ve yasalarla çözülemeyen bir problem; pek çok kadının, kadın örgütünün buradaki acıyı görmesi ve gündeme getirmesi ile bir yerlere geldi. Ve fakat bitmedi, bitmiyor şiddet. Daha çok yolumuz var. 

Hrant Dink öldürüldüğünde, Rakel Dink’in yaptığı veda konuşmasındaki şu bölümü kimse unutamaz sanıyorum: 

“Yaşı kaç olursa olsun 17 veya 27. Katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim. 

Hrant’ın doğruluğa, şeffaflığa ve dostuna olan sevgisi onu buraya getirdi. Korkuya meydan okuyan sevgisi onu büyüttü. ‘O büyük bir adamdı’ deniliyor. Size sorarım, o büyük mü doğdu? Hayır. O da bizim gibi doğdu. O gökten değildi. O da topraktandı. Bizim gibi çürüyen bir beden, fakat yaşayan ruhu, yaptığı iş, kullandığı üslup, gözlerindeki, yüreğindeki sevgi onu büyük yaptı.” 

Demek ki, bir bebekten bir katil olabildiği gibi, bir bebekten iyi bir insan da olunabiliyor. Yani, umutsuzluğa kapılmıyoruz ve mücadeleye devam ediyoruz.

Pluk ve Kırmızı Çekicisi 0001776217001-1.jpg

İşte Pluk ve Kırmızı Çekicisi, bize bu mücadelede yardım edecek kitaplardan biri. Hollandalı bir yazar olan Annie M.G. Schmidt tarafından yazılmış; 1988’de çocuk edebiyatında en önemli ödül olan Hans Christian Andersen ödülüne layık görülmüş. Çevirisi de çok başarılı gerçekten. Küçük kızımla (7), bu kitabı çok severek okuduk. 

Evet Pluk bir çocuk kitabı ve böyle derin konuları öyle güzel işliyor ki hem çocuklar hem yetişkinler için çok çok iyi bir okuma  sunuyor. Çağımızın pek çok sorununa tam da bu perspektiften yaklaşıyor. Örneğin iklim krizinden gerçekten etkilenen hayvanlara, insanlara, ağaçlara, bitkilere çeviriyor kamerasını. Annesi temizlik hastası olan bir çocuğun, dışlanan bir hamamböceğinin, türünün yok olduğunu düşünen bir kuşun, oyunsuz kalan bir toplumun çektiği acıları didaktik olmayan bir dil ve absürt bir üslupla eğlenceli bir şekilde anlatıyor. Biz çok sevdik, herkese tavsiye ediyoruz. 

 

Kaynaklar:

Eisenstein, C. (2018). Kalplerimizin Mümkün Bildiği Daha Güzel Dünya. Alef

Harari, Y.N. (2018). 21. Yüzyıl İçin 21 Ders. İstanbul: Kolektif Kitap.